|
|
|
koza |
||
İSMET EMRE ile ENTELLEKTÜEL BİR SÖYLEŞİ
-Sayın Emre, sözlerimize sanatla ilgili düşüncelerinizi öğrenmekle
başlamak istiyoruz. Yüzlerce yıldır tartışılan sanat olgusunun toplumdaki yeri
neydi, nedir, nasıl olmalı. Kendini tatmin duygusunun ortaya çıkardığı bir
bilinçaltı mı, geleceğe ulaşma arzusunun yollarından biri, yoksa başkalarıyla
kurulması zorunlu iletişim biçimi mi, nedir sanat?
Aslında, belki teorik olarak sanatın birey bilinciyle toplum bilincindeki yeri
yüzyıllardır tartışılıyor ama, sanatın kendisi özde, çok daha eskilere, hatta
ilk insana kadar götürülebilecek bir olgudur. Çünkü zaten insanın kendisi bir
sanattır, başlı başına bir sanat eseri olarak çıkıyor karşımıza insan.
Tanrı’nın eseri olarak. Bu yüzden de, insanın bulunduğu her yerde mutlaka sanata
dair bir şeyler vardır, olması gerekir. Bir havayı teneffüs biçimi, bir suya
dokunuş biçimi, bir kuşun gökyüzünde kanat çırpmasını dikkatli ve dalgın
gözlerle seyretme biçimi, bir yürüyüş, bir bakış, bir duruş, bir tavır, bir
eda... bütün bunlar sanatı ilgilendiren durumlar. Sanatsal duruşlardır. Bu bakımdan,
ben sanatı hep insanla birlikte, yanyana telakki ettim, ediyorum. Bu yanyana duruşta
ise, sanatın insanların üzerine halelenmiş ayışığı gibi bir işlevinin olduğunu
düşünüyorum. Evet, toplumların bazı dönemlerinde horlandığı, yok sayıldığı,
hatta aşağılandığı olmuştur. En kıyılara itilmiş, en işe yaramaz
sayılmıştır. Ama hiçbir zaman kendi içselliği bakımından değer kaybına
uğramamıştır. Toplum nezdinde, sosyolojik olarak etkinliği azalmış, ama bireyi
güzelleştiren yönü hep diri, canlı kalmıştır.
Bugün de öyle. Sanat olması gereken yerde değil. Bunun çağımız, mekanımız,
üretim tüketim biçimimizle doğrudan ilgisi var. Adam sabahtan akşama kadar bir
kaşık çorba için inşaatta çekiç sallıyor, çivi çakıyor, kelimelerin üzerinde
gözlerini hızlıca kaydırıyor, uykulu, şiş, patlak gözlerle geliyor evine,
esneyerek yaşıyor, zihni açık, aydınlık değil ki sanata ihtiyaç duysun, sanatı
ihtiyaç bilsin. Sanat, bu anlamda lükstür. Hayatın bütünün değil, bir kısmının
lüksü. Ama devrimizde insan kalmak da bir lüks. O zaman ömrümüzü bu lüksü
göremeden mi tamamlayacağız. Hayır, genel olan özelleştirilmiştir. İnsan
doğuyoruz ama insan ölemiyoruz çoğu zaman. Hayat, tıpkı sanatta olduğu gibi insan
olmada da o lüksü çok görüyor bize. Işıklı, aydınlık bir bahar günü, bir su
kenarında daha yeni güvermiş çimleri iştahla yiyen keçiler gördüm. Dişlerinin
arasında ot, sanki yeniden, yeniden diriliyormuşçasına yiyordu. Suya eğilince suyun
güzelliğini gördüm. Hayvanlar da ihtiyaçlarını gideriyorlar bir türlü. Ama bunun
üzerine ben şiir yazdım. Tabiatın şiirini. Oysa, mutlu, konformist keçiyse hiçbir
zaman şiir yazamayacak. Beni ondan ayıran, onun iştahla yediği çim, yahut suya
dudaklarını değdirişi değil, yazdığım şiir. O zaman beni ben yapan ve ondan
ayıran şey işte bu hakir görülen şey, bu metinler, bu öyküler, bu romanlar, bu
resimler, bu mimariler, bu besteler, bu sinemalar vesair. Öyleyse, keçilere inat, ille
de şiir yazarım ben. Ve bunu yazarken de en azından bilinçüstü düzeyde, geleceği
kurmak amacım yoktur. Sadece öyle hissettiğim, yazarken mutlu olduğum için yazarım.
Sadece yazma esnasında zamanın bana daha hafif dokunuşlarla dokunduğu için yaparım
bunu. Başkaları beğensin, şair desin diye değil. Ama başkalarının beğenmesini de
isterim. Bu istek, yazdığım şeyin nedenini değil yalnız, sonucunu ifade eder.
Bundan, belki bu anlamda bir iletim olgusu olarak görebilirsiniz sanatı. Ama aracı
olarak değil. -Sanatta ereksellik sözkonusu
mudur? Eser üzerindeki etkisi nedir? Yada, kısacası, sanat toplum için olabilir mi?
Sanatta ereksellikten neye anladığınıza bağlı. Yani, bu amaç acaba doğrudan edebi
eserin kendi formatını tamamlamak, onun öncüllerini gözetmek anlamından mı
anlaşılıyor, yoksa bir işe yaramak anlamında mı. İş derken de sanatın topluma
dönük yüzü olarak iş. Yani o kitabı okumaya değmez, çünkü insana hiçbir şey
kazandırmıyor derken bir insan neyi kastediyor. Bir insanın bir kitaptan ne gibi
beklentileri olabilir? Bunlar. Eğer insana bilgi yüklemiyor anlamında söylüyorsa,
edebi eser insanlara bilgi vermek için yazılmaz. Eğer, ondan ahlaki bir fayda, toplumun
huzur ve güvenliğini sağlayacak umdeler bekliyorsa, bu da değil, edebi eser bir ahlak
kitabı değildir. Eğer kendisiyle ilgili beklentileri sıradan sürgünlerini
geliştirmeye yönelikse, televizyon seyretsin, geyik yapsın daha karlı olur. Şimdi,
böyle söylemiş olmakla, edebi eserde yukarda saydıklarımızın hiçbir bulunmak
demiyoruz. Ama onlar eserin yazılış amacı değiller, sebebi değiller. Ama sonuçta,
eserin bünyesine karışmış, iliğinin içine işleyen birtakım şeyler
yukarıdakilerle ilgilidir. Öyle zannediyorum ki sebeple sonuç birbirine
karıştırılıyor çoğu kez ve işte o zaman da karşımıza böylesi bir okuyucu
beklentisi çıkıyor. Ben, toplum için yapılan sanatı hiçbir zaman sevmedim. Sempatik
bulmadım. Yalnızlığın evrensel büyüsünden çıkıp karşısındaki seyirciye
dönmüş bir sanatçıdan yaratıcılık anlamından ne beklenebilir ki zaten? -Eserlerinize baktığımız zaman,
çokça felsefeyle, felsefi söylemlerle karşılaşıyoruz. Sizi felsefeye bu kadar iten,
yaklaştıran nedir? Acaba bu her ikisi arasında göremediğimiz bir bağ, bir akrabalık
mı var?
Var elbette. Aslında felsefeyle sadece edebiyatın değil, bütün sanat dallarının
böylesi bir ilişkisi vardır, olmalı. Dahası, felsefeyle ilgisiz hiçbir şey, hiçbir
durum düşünemiyorum ben. Edebiyat felsefesi, matematik felsefesi, fizik felsefesi,
tarih felsefesi, eğitim felsefesi, din felsefesi... ne varsa, onun bir felsefesi de olmak
zorundadır. Çünkü felsefe bir durumu özünden kavramak için en gerekli düşünme
disiplinini öğretir bize. Sanatın da amacı zaten herşeyin şahdamarına yaklaşmak.
Onunla doğrudan bitişmek olduğuna göre, neden ben romanımı, öykümü, şiirimi
yazarken felsefeden yararlanmayayım ki. Aslında burda bir yararlanmadan öte farkında
olmadan içinize giren bir durumdan bahsetmek daha doğru olur. Çünkü ben felsefeden
yararlanmıyor, felsefeyi yaşıyorum. -Eserin oluşumunda merkezi yeri,
sanatçı mı, toplum mu belirleyicidir. Hangisi daha etkindir, olmalıdır?
Bu sorunuz, yukarıdaki, sanatta ereksellik sorusuyla yanyana duruyor. Yani biz özneyi
mi, nesneyi mi dikkate alacağız. Eserin oluşumu aşamasında elbette öznedir merkezde
olan. Yazar, eserini yaratmak için fizik bağlarını kopararak aşkın bağlarını
güçlendirir, bu anlamda toplummuş şuymuş buymuş düşünmez bunları hiç.
Kafasındaki tek şey bir an önce eserini yazıp ortaya bir şey çıkarmaktır. Tek
kaygısı budur, bu olmalıdır. Ama eser bir varlık olarak, kendini bütünlemiş bir
organizma olarak toplum içine karıştıktan sonra önemli olan yazarın onun hakkındaki
kanaatleri değil, bizim onu ne şekil gördüğümüzdür. Bu anlamda, yazar için edebi
eser bakımından, eser tamamlandıktan sonra bir ölümden bahsetmek yerinde olur. Yazar,
eserini bitirir ve ölür. Yenisi için tekrar doğar. Eser yazıldıktan sonra tekrar
ölür. Bir ölünün hayat hakkındaki kanaatleri ne kadar doğruysa, bir yazarın da
kendi eseri hakkındaki kanaatleri o kadar doğrudur ne eksik ne fazla. Klasik mantık
çok kızıyor buna. Yazarı daha önemli bir yere oturtmaya çalışıyorlar. Yazarla
eseri birbirinden ayırmak, zorlarına gidiyor. Ama doğrusu bu, ne yapabiliriz ki! -Kıyıdakiler’de
‘dost-modern’ gibi bir kavramdan söz ediyorsunuz. Bu kavram, post-modernin edebiyatı
uğrattığı kayıpla mı ortaya çıkmıştır. Nedir, aradaki fark?
Aslında, bilakis, post-modernin edebiyata yakın durduğunu söylemek için kullandım
ben o tabiri. Post-moderne olan sempatimden söylediğim bir kavram. İnsanı
uyuşukluktan kurtaracak, ona bir çimdik atacak, ayak parmağına basacak, eline iğne
batıracak bir şey gibi gördüm. Uyandırıcı bir şey gibi. Modernin, içimizi
karartan, yüreğimizi burkan, yüzümüzü paslandıran pekçok ucu var. Ve bu iğnelerin
çoğu zehirli. Oysa, postmodern’in bize batırmaya çalıştığı iğne, irinlerimizi
alıyor, beyaz gibi görünen, ama zehirli yerlerimizi kesip alıyor. Deliklerin izi,
onlardan arta kalan yaralar her zaman olur. Ama pürüzsüz, sıkıntı çekmemiş,
dümdüz bir yüzü hiçbir zaman sevmedim ben. Biraz kusur olacak. Her şeyde biraz kusur
bulacağız, bizi insan yapan da bu zaten. Postmoderni, modernin kusur arayıcısı olarak
telakki ediyorum. Burnun eğri diyor, bak elinde çıbanlar çıkmış, ne kadar da
küstahsın öyle, ne sanıyorsun kendini sen. Haddini bildiriyor ona. Bu yüzden
seviyorum onu. İnsanları modernizmin büyüsünden çıkarıyor. Onları nazariyeden
çıkarıp olgularla karşı karşıya getiriyor. -Kendinizi herhangi bir ekole,
yahut edebi oluşuma bağlı hissediyor musunuz?
Hayır, günümüzde, bireyin parçalanışına paralel olarak, zaten okullu, ekollü
dönemlerden çok uzak, herkesin kitlesellik ekolüne bağlandığı bir süreç var. Bu
sürecin dışına çıkıp kendinizi başka birtakım oluşumlarla ifade etmek oldukça
zor görünüyor. Ancak, eserlerimde ve düşüncelerimde tesiri altında bulunduğum
pekçok edebi ve felsefi oluşumdan bahsedilebilir. Mesela, ekzistansiyalizm, nihilizm,
modernizm, post-modernizm, yeni roman akımı... hemen hepsinin bir şekilde derimin
altında bir yerle dolaştığını hissediyorum bazen. Ama hangisi en etkini derseniz,
zannediyorum, postmodernizm kanımı kaynatıyor.
-Son olarak, Türkiye’deki
intelijansiyayı ve halkın bu kesime bakış açısını yansıtır mısınız?
Türkiye’de aydın denince daha çok benim algıladığımın dışında bir kesim
anlaşılıyor. Yani, değerlerin birbirine karıştığını, yahut
karıştırıldığını düşünüyorum. Bundan, mesela aydın kavramıyla sanatla hiç
uzak ve yakın ilgisi bulunmayan politikacılık, tüccarlık, mesela ço zenginsenizde
aydın diyorlar size, ses icracılığı, sadece şehirde yaşıyor olmak, şehirli olmak
yahut liseyi bitirmiş olmak gibi sınırları pek de belirgin olmayan, kaypak bir zemin
üzerinde yürüyen hemen herkesi bu sınırların içine alıyoruz. Oysa aydın olmak,
beraberinde seçkinliği, bu seçkinliği hak etmek için de pek çok sıkıntıyı
çekiyor olmayı birlikte getirmiş olmalı diye düşünüyorum. Bu bakımdan da hemen
her alandaki arabesk kültürümüzün burada da sözkünusu olduğunu ve bunun
böyleliğinin de hiçbir zaman düzelemeyeceğini şu kadar zamanlık tecrübemle ne
yazık ki söylemek, itiraf etmek zorundayım.
-Bize fırsat verdiğiniz için teşekkür ederiz efendim.
Ben de.
|