|
|
|
ebru budak |
||
SON TEBESSÜM “
Bu dünyada renk, nakış, lezzet ne varsa küsüm; Gözümde
son marifet, Azrail’e tebessüm.” N.F.KISAKÜREK “Azrail’e
tebessüm”; düşünmesi bile ne garip, ne kadar ürkütücü değil mi? Ancak bu
büyüklüğü, bu cesareti gösterebilen biri var; bir şair ve fikir adamı, Necip
Fazıl Kısakürek. O, bundan on yedi yıl önce Azrail’i arzu ettiği tebessümle
karşılamış ve bu son marifetiyle dünyadan göçüp gitmiş. Gitmiş ama
ölümsüzlüğün tadına vardıktan sonra! Çünkü arkalarında ölümsüz eserler
bırakan büyük şahsiyetler, belki bu fani cihandan göç ederler ama asla ölmezler.
Tıpkı Mevlana’nın, tıpkı Yunus’un ölmediği gibi...İşte Necip Fazıl da;
romanlarıyla, tiyatrolarıyla ve özellikle şiirleriyle halâ aramızda yaşamaktadır.O
bir insan sarrafı, bir psikiyatr doktordur adeta. Okuduğunuz her şiirinde, her
piyesinde ya da onun fikir çilelerinin herbirinde kendinizden bir parça bulabilirsiniz.
Bugün televizyondan seyrettiğimiz “Reis Bey”in merhameti ve sorumluluk duygusu
karşısında hangimiz yapmak isteyip de yapamadıklarımızı, hangimiz yenilgilerimizi,
hangimiz ruhumuzun derinliklerinde gizlediğimiz canavarca duygularımızın utancını
hissetmiyoruz? Peki ya, “Sokaktayım
kimsesiz bir sokak ortasında; Yürüyorum
arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun
karanlığa saplanan noktasında, Sanki
beni bekleyen bir hayal görüyorum.” mısralarıyla
başlayan bu şiiri okurken pençesinde kıvrandığımız yalnızlık ve korkunun en
mükemmel biçimiyle ifadesini bulduğunu görmüyor muyuz? O halde âb-ı hayat,
uzaklarda değil; yaratılıştan insana bahşedilmiş olan ve Üstad’da zirvesine
ulaşan akıl mucizesinin ta kendisidir Birçok
edebî türde eserler veren edibimizin kendi ağzından kendisine “Şairler Şairi”
dedirten ve okuyan herkesi büyülü dünyasına çekerek bir duygu seline boğan
şiirlerini nasıl yazmaya başladığını dinleyelim: “Şairliğim
on iki yaşımda başladı... Bahanesi
tuhaftır: Annem
hastahanedeydi. Ziyaretine gitmiştim... Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük
ve eski bir defter... Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış
defterde... Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp: -
Senin, dedi, şair olmanı ne kadar isterdim! Annemin
bu dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey
gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi... Gözlerim hastane odasının
penceresinde savrulan kar ve uluyan rüzgara karşı içimden kararımı verdim: -
Şair olacağım! Ve
oldum.” Nihat
Sami Banarlı, Necip Fazıl’ın şiir kudretini şu ifadelerle anlatır: “
Şiir iklimlerine mistik bir havayla giren bu derin, duygulu ve vecidli şairin ortaya
koyduğu eserler, en çok, söze telkinkâr bir musıkî kudretini vermesini bilen
cepheleriyle güzeldir.” Gerçekten
de Necip Fazıl 17 yaşında yayınlanmaya başlayan ilk şiirlerinden itibaren vezni -ki
bütün şiirlerini hece vezniyle yazmıştır- , duyguyu mükemmel ve ahenkli bir
şekilde işlemiştir. Hatta kendisi, Ahmet Haşim’in kendisine (Mezar Kitabesi adlı
bir şiiri için)”Çocuk! Bu sesi nereden buldun sen?” diye hitap ettiğini anlatır. Bununla
birlikte ilk şiirlerini “satıh ve içi kof kelime planında bir özeniş” diye tarif
ettiğini ve “ Çile” adlı kitabının önsözünde: “Bundan evvelki üç kitabım(
o vakitler Allah’a bağlılığım belli olmadığı için göklere çıkarıldım)
küçük ve kifayetsiz davranışlardı.... -
Mal sahibi bensem, bunları istemediğim, tanımadığım ve çöplüğe attığım
bilinsin. Bu kitaba gelinceye dek, başka hiçbir şiir, bana, adıma, ruhuma
mâledilemez.” diyerek onları reddettiğini görüyoruz. Ne
var ki bu ilk şiirler de bile, eskilerde bulunmayan felsefî muhteva, mecaz gücü ve his
yoğunluğunu görmekteyiz: “Hangi
hissin parmağı dokundu ki derine, Düştü
bir alev salkımı içerine Hangi
kâbus bastı ki seni uykularında Birdenbire
cehennem kaynadı sularında.” Necip
Fazıl’da bütün bunlarla birlikte, iç dünyasını büyük bir açıklıkla yansıtan
bir aynadır şiir. Bohem hayatı yaşadığı devirlerde yazdığı şiirlerinde müthiş
bir yalnızlık ve korku hissedilir. Sanki her köşe başını devler kesmiştir ve o
yapayalnız, korumasız kaldırımlarda öleceği günü beklemektedir. Bu
gayesiz, buhranlarla ve çilelerle dolu hayatı bırakıp bambaşka ve huzur dolu bir
davayı omuzladığında ise, artık şahsında ve eserlerinde olgun bir ilâhi aşkla
karşılaşırız. Şiiri artık, “ Allah’ı sır ve güzellik yolunda arama
işidir.” diye tarif eder ve eserlerini bu çizgide vermeye başlar. Ancak iç huzura
vardığı bu dönemde, taşkın sanatkâr tabiatı ve sımsıkı bağlandığı
fikirlerini yansıtan siyasî polemikleri yüzünden, birçok defalar cezaevlerine girer.
Ama buradaki hayatını da şiirlerine yansıtır. “Zindandan Mehmed’e Mektup” bu
hayatın bir mahsûlüdür. Yani Necip Fazıl en zor dakikalarında bile verimli,
çalışkan ve: Yarın,
elbet bizim, elbet bizimdir! Gün
doğmuş, gün batmış; ebed bizimdir” diyecek
kadar ümit doludur. Hayatın
bütün sıkıntılarına rağmen umutsuzluğa düşmeyen şair, ölümü de unutmaz. Ama
ölüm onun için karamsarlıkla, korkuyla veya hüzünle anılacak bir şey değildir. O,
ölümü: “
Ölüm, ne güzel şey, budur perde arkasından haber Hiç
güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?” dizelerindeki
gibi güzel bir hadise olarak görür. Günü geldiğinde Azrail’i hatırlı bir misafir
gibi karşılama niyetindedir: “O
demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner, Azrail’e
“hoş geldin!” diyebilmekte hüner...” Ve
25 Mayıs 1983... Azrail’e “hoş geldin!” der, son bir tebessümle fani alemden
hakîkat âlemine göç eder. Hayatı
şiir; gülüşü, ağlayışı, korkusu şiirdir. O annesi istediği için şair olmuş,
dünya onu şiirleriyle tanımıştır.Biz de hatırasını “Anneciğim” adlı
şiiriyle yadediyoruz: ANNECİĞİM Ak
saçlı başını alıp eline Kara
hülyalara dal anneciğim O
titrek kalbini bahtın seline Bir
ince tüy gibi sal anneciğim. Sanma
bir gün geçer bu karanlıklar, Zulmetin
ardında yine zulmet var. Çocuklar
hıçkırır anneler ağlar; Yaşlı
gözlerinle kal anneciğim. Gözlerinde
aksi bir derin hiçin; Kanadın
yayılmış çırpınmak için “Bu
kış yolculuk var” diyorsa için Beni
de beraber al anneciğim. N.
FAZIL KISAKÜREK
|