|
|
|
birsen akpınar |
||
NEDEN RÜYALARINIZ YOK Her
gün sokağa çıktığımda, yoldan gelip geçen insanları durdurup sormak gelir
içimden, kolunun altında iki somun ve elinde bir poşet hızlı hızlı yürüyerek eve
kahvaltı için bir şeyler götüren yaşlı amcaya; ceketinin yakasını kaldırmış,
soğuktan tir tir titreyerek pencerenin altında kız arkadaşını bekleyen, kızın
babasına gözükmemek için de sigarasını yakıyormuş gibi yapan delikanlıya;
merdivenleri zıplaya zıplaya inerken, babasıyla karşılaşıp yüreği ağzına gelen,
“Acaba erkek arkadaşımı fark etti mi?” korkusuyla babasına ürkek gözlerle bakan
genç kıza; devlet memuru olduğunun fevkalade bilincinde, ayaklarının donduğunu
hissetmesine rağmen, ucu delinmek üzere olan ayakkabılarının su çekmesine
aldırmadan ,hızlı adımlarla okula doğru ilerleyen, kızın öğretmenine; öğleden
sonra gelecek olan misafirleri için hazırlayacağı altıncı ya da yedinci çeşit
kurabiyenin tarifini almak üzere pür telaş karşı apartmana koşturan, kızın
annesine; kızın annesini hiç sevmediği ve kurabiyelerini hiç beğenmediği halde
yapacak başka hiçbir işi olmadığı için kızın annesine öğle sonu oturmasına
giden Mecbûre, Memnûne ya da Makbûle hanım teyzeye... Hepinize
sormak istiyorum. Bu gece rahat uyudunuz mu? Sizden evvel aynı soruyu sorduğum on kişi,
“Deliksiz uyudum” diye cevap verdiler. “Peki ya rüya gördünüz mü?” dedim,
“Hayır, ben hiç rüya görmem” dedi hepsi. Allah aşkına söyler misiniz, siz de mi
deliksiz uyudunuz? Neden rüyalarınız yok sizin? Neden ülkeye dair, neden sevgiye dair,
neden ülküye dair rüyalarınız yok insanlar! Siz de mi arkadaşınızı dalgın
gördüğünüzde “Ne arpacı kumrusu gibi düşünüyorsun?”diye soruyorsunuz? Garip
olanın hangisi olduğu hiç aklınıza geldi mi? Acaba düşünmek mi düşünmemek mi?.. “Düşünüyorum
o halde varım (cogito ergo sum)”. İşte Descartes’ın varlık mantığı ve bu
mantığın öncülü düşünmek. Yani aklı hayatın merkezine yerleştirmek, onun
ölçüsü dairesinde yaşamak... Bazen
gazete başlıklarında, legal(!) / illegal(!) gösterilerin dövizlerinde bazen de
“X” derneği ya da “Y” kulübünün başkanının hamasî nutuklarında
rastlıyorum; “Düşünceye özgürlük!” yazıyor bir dövizde, moda tabiriyle bir
“entelektüel” çıkıp bir panelde yahut bir hukukçu çıkıp bir konferansta
düşünceyi ifade etme özgürlüğünden bahsediyor. Yine bir sabah gazeteyi elime
alıyorum, bir köşede bir soruyla karşılaşıyorum, “Düşünemiyorum, o halde yok
muyum?” Bir başka gazetenin manşetinde falanca gazetenin başyazarının, filanca
derneğin yönetim kurulu başkanının düşünce suçundan dolayı hapse mahkum
edildiğini ya da idam istemiyle yargılandığını okuyorum. “Şaşıracaksınız
biliyorum ama ben bütün bunları görüp duydukça, okudukça ne kadar mutlu oluyorum
bilemezsiniz. İçimden uçmak, içimden kilometrelerce koşmak, önüme çıkan herkese
“sizi seviyorum” demek geliyor. Ne? Ha evet! Delirdiğimi sanıyorsunuz. Oysa ki bir
baksanız ve ah bir görebilseniz ki; günlük hayatının rutin işleyişindeki saniyelik
sapmayla birlikte telaşlanarak ne yapacağını bilemez hale gelen ve tek telaşı ya da
hesabı, maaşındaki yüzde onikibuçuk artışın meydana getireceği realiteye mukabil,
çevre esnafın kalın kaşları üzerinde oluşacak kavis ve dalgalanmaların grafiksel
periyodu olan insan kitlelerinin yaşadığı bir ülkede benim sevincim ne büyük bir
bahtiyarlığın dışa vurumudur. Baksanıza, demek ki birileri düşünüyor bu
memlekette. Yani herkes akşam yemeğinde yiyeceği zeytinyağlı dolmanın hayaliyle
geçirmiyor bütün gününü. Demek ki birileri ak ya da kara, iyi ya da kötü nasıl
olursa olsun düşünüyor. Anlayacağınız ipin bir ucu eksi yönde çekiliyor olsa dahi
diğer ucu artı yönüne doğru çekiliyor. Yani bitkiler gibi suyumuz ve vitaminlerimiz
eksilmediği sürece değil; düşüncelerimizle canlı ve varız, diyen sesler
yükseliyor bir yerlerden. Bakarsınız bir gün bu memleketin bir yerlerinde düşünce
klinikleri kurulur, bu kliniklerin yoğun bakım ünitelerinde insanlara düşünmenin
değil de düşünmemenin anormal olduğunun öğretisi yapılır. Belki de “minicik
gövdelerine Kaf dağını yüklenmek” isteyen insanlar oluşturur artık toplumu. Ne
dersiniz, neden olmasın?.. Kimi
zaman işte böyle neşeleniyor,ümitleniyorum insanlık adına. Ama gün oluyor ki
ümidimi kaybedecek gibi oluyorum. Bakıyorum, düşünce dünyasını kaplumbağa
hızıyla takip etmenin rehaveti,sanki her ferdi teker teker sıradanlaştırıyormuş
gibi geliyor bana. Hep bir gidiş geliştir yaşayıp duruyorum. Bilimselliğin yerini tek
tipselliğe terk ettiği, “salla başını, al maaşını” nevinden bir tabi olma
sendromunun akademik ünvanlarla paralel bir çizgi takip ettiği bir ortamda
sıradanlaşmayı garipsemiyorum ancak bir türlü içime de sindiremiyorum. Aynı
rahatsızlığı hisseden, belki benden çok daha fazla sancılarını çeken insanlar da
var elbette. Bazen bir gazeteci, bazen bir tiyatrocu ve bazen bir öğretmen... Onlardan
birine ait bazı sözler var ki, ilk duyduğumda çok yaban,çok kuru ve kelime
cambazlığı gibi gelmişti bana. Yazıp çiziyor, sanatçı diyordu kendine. Hiç
durmadan kendi asaletinden, Tanrı tarafından özel yaratılmış seçkin bir birey
olduğundan; karanlıkta ışığın, ışıkta karanlığın faruku olduğundan
bahsediyor, sıradanlığı kesinlikle reddederken hayatın mecraını –herkes-in aksine
–birey-olmak yönünde değiştirmek gerektiğini söylüyordu. İlk tanıdığımda
hiç sevmemiştim onu. “Ne kadar –ben-ini yücelten bir insan” demiştim kendi
kendime; “Bu bir hastalık olsa gerek!..” Ancak düşüncemin gözlerinden perdeyi
kaldırdığımda onun bir ruh gezgini olduğunu fark ettim. Düşünce okyanusunun
enginlerine açılmıştı ve uğradığı limanlarda; düşünmesini öğrenmiş, ufkunu
ve ruhunu sürekli yenileyen, her gün yeniden doğan bireyler yetiştiriyordu.
Asaletle-kulübeyi, benlikle-tevazuu örtüştürmek, “kendi olmak”işte
öğretilerinin en önemlileri de bunlar olsa gerekti bence. Bir defasında,
“Kitlelerden tiksiniyorum” demişti. Bir başka gün gülümsemesi dikkatimi çekti.
“Bu adam ne kadar acı gülüyor” dedim bir arkadaşıma. Oysa ki, bir türlü kendi
olamamış, kendi olsalar dahi düşünce planında değil de, pragmatist bir zihniyetle
daha ziyade başkalarının sırtından semirmek anlayışıyla -ben- olmuş kitleleri
seyrederken; gayri ihtiyari ya da nezaketen gülümsese dahi ancak acı acı gülerdi
insan herhalde. Aynı
acıya, aynı değişmez sancıya bir gazeteci- yazarın konferansında tanık oldum.
Konferans diyorum, yani Anadolu insanının tanımadığı sevemediği bir lezzet...
Televizyon dizilerinin hipnoz etkisi yarattığı ve yerli “ZORO”ların ideal eş,
ideal delikanlılık örneği olarak kanıksandığı bir toplumun insanlarını
kastederek, dünyaları mideleri etrafında dönen uyuşuk beyinleri uyandırmak adına,
“Tanrı insanı baştan aşağı bir sıra üzere yaratmıştır. Kişinin her iş ve
hareketinde bu öncelik sırası kendini hissettirmelidir. Birincisi baş yani akıl,
ikincisi kalp yani duygu, üçüncüsü mide, dördüncüsü ise şehevi arzuları. Ben
bilemiyor ve bir türlü anlamıyorum sebebi nedir ama her nedense bizim insanımız sanki
hep amuda kalkmış duruyor”demişti. Önceliklerin yer değiştirdiği bir zaman ve
mekanı yaşadığımız şu günlerde ben idamla yargılanmalara hapislere, prangalara
seviniyorum. Bunun açıklaması delilik mi? O halde deliyim. Çünkü ben de kitlelerden
tiksiniyorum. Çocukların öldüğü bir dünyada amuda kalkmış dolaşan herkesten
tiksiniyorum ve tekrar ediyorum neden ülkeye, neden sevgiye ve neden ülküye dair
rüyalarınız yok sizin ey insanlar!!!
|