|
|
|
hikmet bilir |
||
ŞİİRDE EVRENSELLİK VE YAHYA KEMAL Yahya
Kemal’in, birçok bakımlardan tarihe bağlı, geçmiş kültürle beslenerek şiirinin
özünü oluşturmuş bir şair olduğunu söyleriz çoğu kez. Sanki bu değişmez kaide
gibi de ne zaman onun hakkında söz açılsa, hemen ikiye ayrılır bir kısmımız
maneviyatçı diye savunur,diğer bir kısmımız ise aynı sebepten karşısında yer
alırız. Oysa durum gerçekten göründüğü gibi mi? Geçenlerde
“Edebiyat’a Dair”i karıştırırken gözüme bir makale ilişti: “Ahlâk, din,
milliyet,vatan veyahut halk ideallerini birer kıyam bayrağı gibi kaldıranlar her
millette ve her zaman halis şiiri – daha doğru bir tabirle asıl şiiri – dert
edinmiş olanlara en acı bir vicdan davası açarlar ve onları tezyif hatta tahkir
ederler.” Şairimiz, “ahlâk,din, milliyet (...) ideallerini birer kıyam bayrağı
yapanları” gerçek şiirin karşısında gibi görüyor. Ve eleştirisi de hep bu
konuda yoğunlaşıyor. Şiiri vasıta gören her şey öz şiir kavramının dışında
kalıyor şaire göre. İslam akaidinin müteassıpları dediği bir kısım şairlerin
“asıl şiire” hücum ettiğini söylüyor. Şimdi alıntıları bir kenara bırakıp
bu cümleleri tahlil edelim. Şunu
söyleyelim: şiir, bir ideolojinin kayıtsız şartsız hakimiyetine girmemeli. Bu,
diğer edebi türler için de geçerli. Ama ideolojisiz şiir var mı ki?! Yahya
Kıemal’in temelden karşı çıktığı nokta onun, bağımlım olması, herhangi bir
ideolojinin hakimiyetine girmesi. Yani şiirde gaye yine şiirin kendisi. Oysa bu bile bir
ideolojinin terennümü. Tam
tersini söyleyeceğim şimdi bunun. İçinde, bir dünya görüşünü barındırmayan
hiçbir mısra gerçek anlamda şiir olarak kabul edilemez. Kültürün, dilin
taşıyıcısı şiir. İçinden neş’et ettiği toplumun göstergesi bir bakıma. Milli
olmayan, içinde yetiştiği kültürü yansıtmaktan uzak kalan hiçbir edebi eserin
evrensel boyutu yoktur. Şiirin safı da evrenseli de bir dünya görüşünü temel alır
kendine. Bana göre evrensel şiir, Necip Fazıl’ın, Sezai Karakoç’un şiiri, Yahya
Kemal’in değil. Çünkü bunlardan ilk ikisi açık ve net olarak bir ideolojiyi, bir
karşı çıkışı,tavrı benimsemiş ve şiirlerine temel almış. Suya sabuna
dokunmayan bir şairin ve şiirin ne ruhu, estetiği ne de evrenselliği olamaz. “İslâm
akaidinin müteassıp şairleri...” saf şiire hücum ediyorlarmış. Zor değil
anlamak, Akif bu. Kavram o kadar kaypak ve belirsiz ki! Müteassıp şair ne demek?
Doğrudan doğruya İslâmi hayat tarzı olarak kabul etmiş bir kitlenin şairi mi?
Söylüyorum: Bana göre Akif’in şiiri daha evrensel. Her mısra’ında titreyen,
yakan bir ruh var. Bir devrin oluşumunu, nabzını, bütün kültüyle birlikte olduğu
gibi vermiş şair. İnsan’ı vermiş. Yahya Kemal’in şiirinde donuklaşmış,
canlılığını yitirmiş ama dış görünüşüyle görkemli ve göz kamaştırıcı
bir yapı söz konusu, Akif’inkinde nefes alıp veren bir tavır, savaşan bir kalp var.
Necip Fazıl ve Sezai Karakoç bu noktada Âkif’in devamı... Yani ikisi de bir
ideolojinin, karşı çıkışın şairi. Bir farkla, o da, Necip Fazıl ve Sezai
Karakoç’ta estetik ve dünya görüşü dengede, Akif’in şiirinde ön planda
ideoloji var. Ama estetiği reddetmesine rağmen Akif’in şiirinin büsbütün bu
unsurundan da yoksun bulunduğunu kabul etmiyorum. O mısralara bir kelime eklenip
çıkarılamaz. Yahya
Kemal, geçmiş bir çağın panoramasını şirleştiriken yaşadığı devirde
alaşağı edilen onca Osmanlı eseri karşısında neden sessiz kaldı? Onların şiirini
yazsaydı, karşı dursaydı ya bu tahriplere? Ama şiir silah olarak kullanılamazmış! Çelişki
burda işte. Siz, özlediğiniz çağın bir şiirini yazacaksınız ama aynı değerlerin
mahvı karşısında kimseye çatmayacak, çatanlara da muteassıp şair diyeceksiniz.
Haksızlık karşısında direnmeyi bilmeyen bir ruh saf şiir yazamaz. Şunu
söylüyorum: Şiirin saflık ve evrensellik ölçüsünü ideolojinin varlığı ve
yokluğu belirler. Bizim evrenselimizse Yahya Kemal değil, Âkif’tir.
|