|
|
|
mehmet akif duman |
||
TEFECİ Her
sabah olduğu gibi o sabah da saat tam dokuzda mahalle camiinin önünde yıkık
duvarının karşısındaki beyaz badanalı, briket duvarlı evin iki metrelik demir
perçinli tahta kapısı , sabahın o tuhaf sessizliğini bozarcasına can çekişir gibi
gıcırdayarak, yarım yamalak aralandı. Dışarıya kendinden iki adım önde giden
yağlı; semiz görüntüsünün kusursuz son ayrıntısı olan iri göbeği ve her zaman
giydiği iki dizi yamalı, kirli yeşil şalvarıyla parlak sarı ağızlıklı renk
cümbüşü oduncu gömleğini tamamlayan –çift su yıkanmış gibi karışık- siyah
üstüne beyaz şeritli fötr şapkasıyla Tefeci Kazım Ağa çıktı. Çıkar çıkmaz
tuhaf bir aceleyle elini şalvarının cebine daldırdı; biraz elini cebinde beklettikten
sonra, ciğerlerindeki nefesi yavaşça boşaltarak, iri siyah tâneli, iki kıvrımlı,
imâmeli, kırmızı gür püsküllü ata yâdigârı “Azap kehribarı” tespihini
çıkardı. Ve elini arkaya atıp, sol ayağından çarpık yürüyüşüyle dükkanının
yolunu tuttu. Mahallenin boş hayaller kurma merkezi, tek katlı bir evden bozma kahvesi
önüne geldiğinde bir an durup, başını kendisiyle beraber sola çevirerek, sigaradan
boğulmuş ama hala gür sesiyle, kendisine boş boş bakan köylülere selam verdi.
Kahvenin demir başları yani boş gezenler tayfası, ayağa kalkarak ve dahi hürmet
icabı kırk beş dereceye yakın eğilerek selâmı hep bir ağızdan aldılar. Kazım
Ağa tekrar nihai istikametinde yoluna devam etti... dükkanın önüne geldiğinde bir
yığın anahtar çıkardı cebinden. Anahtarların çıkardığı ses bile yüz metre
öteden rahatça anlaşılamayacak derece gereksiz bir algılamayla duyuluyordu. Soldan
çarpık yürüyüşü biraz da bu anahtarların üç renk yamalı sökülüp dikilmekten
bi hal olmuş cebine yaptığı ağırlıktandı. Yarı
çömelir gibi eğilip, dükkanın içe çökmüş paslı kepenklerini kaldıracak
anahtarı aradı. Senelerdir o siyah anahtarla açmamıştı dükkanını, buluverdi
hemen. Daha sonra tahta kurularından arta kalanlarla ayakta duran emektar kapıyı açıp
şöyle bir baktı içeriye... Kâzım
Ağa mesleğini emsalsiz bir zanaat addedenlerdendi. Bu hâlini, özellikle dükkanına
girerken – kasıldığının tipik bir göstergesi ve de formalite icâbı- tavana
doğru başını kaldırarak patlattığı boğuk öksürüğü inkar kabul etmez bir
suretle kanıtlıyordu. Ve... günler hep bu dört duvar içinde geçiyordu. Günler, her
yanı ışığıyla sarıp kucaklayan, göz alıcı güneşin merhabasıyla
hoşçakalması arasında geçen süreden büsbütün farklı şeyler ifade ediyordu onun
için; iş yerine girilmiş, yeni bir kazanç saatine başlanmış ve tabiiki eski
borçlular beklenecektir. Tefecilik
zanaatının ifâ edildiği mekâna girdiğinde içerisinin havasını özlemişcesine
derin bir soluk almayı da unutmayarak, haftada bir berbere uğramak dışında kendisi
için, fizikiyatı adına yaptığı tek şeyi yineledi. Hemen bir buçuk metrelik demir
kasayla, dükkanının arka cephesine bakan, itinasızca çekilmiş kahverengi boyasından
estetik adına eser kalmamış, enine boyuna çatlakların uzunlukta yarıştığı
pencere arasındaki sarı ve beyaz tonların karışık olduğu lavabonun bir karış
üstündeki pembe çerçeveli aynaya yöneldi. Ağzını açıp başladı incelemeye...
Eee... İncelenecek şeyler vardı lokmalarını çiğnerken kullandığı
dikdörtgenlerin mekânında; tamı tamına sekiz tane pırıl pırıl, ışıl ışıl
altın diş. Şalvarının;
daha çok küçük bir çuvalı andıran, tefeciden alınmış borç para nedâmetindeki
arka cebinden îtinâ ile katlanmış ütülü beyaz mendilini çıkardı. Hantal
vücudundaki tek güzellik alâmeti, bez parçasını açıp, büyük bir dikkat ve de
acemi sanatçı hassâsiyetiyle sağ eline dolayıverdi. Aynaya kafasını yaklaştırıp
altın dişlerini başladı parıldatmaya. Hepsini elden geçirdikten sonra sanki çok iş
yapmış da yorulmuş gibi uzun bir of çekti. Daha sonra büro görünümü vermeye
çalıştığı tek oda yerin değişmez bir ayrıntısı olan, tek ayağı ortadan
çatlamış olana masaya yöneldi. Elini taht yavrusunu andıran keçi postu örtülü
koltuğa uzatarak bir hamlede oturup ayaklarını masanın üstüne attı.
Düşündüğü; yorgun gözlerini biraz dinlendirmek, biraz kestirmekti. Şapkasını
zamanın darbeleriyle yarılmış kırışıklarla dolu yüzüne yaydı. Dükkanını
yıllardır böyle idâre ederdi. Ne de olsa cin gibi bir adamdır, sinek vızıltısına
dadi hemen uyanır. Şapkasının
altındaki yarı karanlık ortamda düşünmeye, kendini muhakeme etmeye başladı. Kimse
ama hiç kimse, kadınından çocuğuna hiçkimse onu sevmezdi. Hattâ onu bir kaşık
suda boğmaya niyetliler bile vardı. Bunun nedeni para kazanmak için başvurduğu yoldu.
Dara düşüp ondan borç alanların sırtına kat kat katmerli fâizler yükler,
ödeyemezlerse varı yoğu neleri varsa ellerinden alırdı. Bu
zihin karmaşası içinde dolaşırken bir an ölümü düşündü. Ne de olsa yaşı
49-50 civarındaydı; ölüm pek uzak olmasa gerekti: -
Bugün yarın ölsem cenazeme kimse gelir mi acaba? Gelse gelse beni tanımayan üç beş
kişi, üç beş yabancı tesadüfen sevabına. Ya, ya amelim, namaz kılmam, hayır
işlemem, zekatım orucum bile yarım. Sonra,
köylü arasında, kendisinden borç alamayan sekiz on kişiden biri olan Çıhıların
Mehmet’in yarı şaka yarı ciddi söylediği söz aklına geldi. Şöyle demişti
Mehmet: -
Lan, ulan pis varil, sen öl, öl ele bi. Bah o dişlerini nasıl kerpeteninen tek tek
söküp köylüye ziyafet çekiyom. Şapkanın
deliklerinden süzülen ışığın azalmasının da etkisiyle tabutta düşündü
kendini. Tabut çok sallanıyordu. İşte köy yolları böyleydi; iki adımda bir
yalpalıyordu insan. Çalkalana çalkalana köy yollarını arşınlayan tabutu yavaşça
musalla taşına koydular. İmamdan başka köylüden kimse yoktu namazda, dört de
yabancı, tesâdüfen sevâbına. Namazı kıldıktan sonra tekrar tabutu yüklendiler.
Sallana sallana yürürlerken sarsılan tabutu bir durgunluk sendelenişleri, bir sukunet
aldı. “Mezarlığa gelmiş olmalıyız.” diye düşündü Kazım Ağa. Daha sonra
tabutu yere koyup kapağını yavaşça araladılar. Kazım Ağa’nın kefenle
sarmalanmış iri vücudunu alıp daha önceden eşilmiş çukura yerleştirdiler; sonra
da üstüne toprak attılar. Bir de mezarın baş tarafına yarısı kırık, mermer
tablet niyetine bir tahta parçası dikildi, hepsi bu. Kazım
Ağa yattığı yerde yavaşça gözlerini açtı; etraf çok karanlıktı, hem zar zor
nefes alıyordu.; nefesi çok daralmıştı. Elini kolunu milim oynatamıyordu. Biraz
sonra yukardan, toprağın üstünden kazma sesleri duyulmaya başlandı. Ses yavaş
yavaş, sert sesiyle, kendine uydurduğu ritmiyle yakınlaşıyordu. Ses toprağı alıp
atıyor, alıp atıyor korku artıyordu. Derken ses kesildi. Tefeci yüzünde toprağın
daraltıcı ağızlığını artık hissetmiyor; yalnızca kefeni, kefen sargılarının
sıklığını hissediyordu. Birden yüzünde bir elin varlığıyla irkildi. Yüzündeki
sargı açılıp da gözlerini aralayınca dona kaldı, kafasında ard arda, kafa kafaya
çarpışan şimşekler çaktı., tüm vücudu bir anda felç olmuş, nefesi kesilmişti. Bu...
Bu adam!.. Acele acele yüzündeki sargıyı çözen bu adam Çıhıların Mehmet idi. Pis
pis sırıtarak, sigaradan sapsarı olmuş, önden iki tanesi dibine kadar çürümüş
dişlerini gösteriyor., bu haliyle ölü yiyicilere benziyordu. Yavaşça elini arkaya
atıp kerpetenini çıkardı. Buz gibi soğuk kerpeteni Tefeci’nin dişlerine dolamış
var gücüyle çekiyordu. Tek eli Kazım Ağa’nın boğazında öbür eli
dişlerindeydi. Çekiyor,çekiyor; dişlerin ardı gelmiyor, dişlerle beraber dilini,
beynini, çenesini de çekiyordu. Boğazına biraz daha yüklendi, sıkıyor sıkıyor
sanki Tefeci’nin domuz leşini andıran sarmalanmış yağlı vücudunun toprağa biraz
daha gömülmesi için uğraşıyordu. Bu
kadar düşünce ve hayal Tefeci Kazım Ağa’ya ve yaşlı kalbine ağır gelmişti.
Boğazını yırtan bir bağırmayla, koltuğuyla beraber arkaya devrildi. Kahvedekilerin
hepsi bu sesi duymuş Tefeci’nin yanına koşmuşlardı. İçlerinden biri elini Tefeci
Kazım’ın boğazına götürüp şah damarını yokladı. Ve meraklı köylü
topluluğuna dönerek tuhaf bir sevince neden olacak kelimeyi söyledi: -
Ölmüş!..
|