Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Guest-1.gif (18440 bytes)

kozakoza.gif (32461 bytes)

Guest-1.gif (18440 bytes)

mehmet akif duman

 

 

anasayfa.JPG (1504 bytes)

deneme.JPG (1413 bytes)

oyku.JPG (1291 bytes)

siir.JPG (1057 bytes)

inceleme.JPG (1518 bytes)

soylesi.JPG (1383 bytes)

bizler.JPG (1283 bytes)

irtibat.JPG (1316 bytes)

ziyaret.JPG (1882 bytes)

 


 

 

 

TEFECİ

 

Her sabah olduğu gibi o sabah da saat tam dokuzda mahalle camiinin önünde yıkık duvarının karşısındaki beyaz badanalı, briket duvarlı evin iki metrelik demir perçinli tahta kapısı , sabahın o tuhaf sessizliğini bozarcasına can çekişir gibi gıcırdayarak, yarım yamalak aralandı. Dışarıya kendinden iki adım önde giden yağlı; semiz görüntüsünün kusursuz son ayrıntısı olan iri göbeği ve her zaman giydiği iki dizi yamalı, kirli yeşil şalvarıyla parlak sarı ağızlıklı renk cümbüşü oduncu gömleğini tamamlayan –çift su yıkanmış gibi karışık- siyah üstüne beyaz şeritli fötr şapkasıyla Tefeci Kazım Ağa çıktı. Çıkar çıkmaz tuhaf bir aceleyle elini şalvarının cebine daldırdı; biraz elini cebinde beklettikten sonra, ciğerlerindeki nefesi yavaşça boşaltarak, iri siyah tâneli, iki kıvrımlı, imâmeli, kırmızı gür püsküllü ata yâdigârı “Azap kehribarı” tespihini çıkardı. Ve elini arkaya atıp, sol ayağından çarpık yürüyüşüyle dükkanının yolunu tuttu. Mahallenin boş hayaller kurma merkezi, tek katlı bir evden bozma kahvesi önüne geldiğinde bir an durup, başını kendisiyle beraber sola çevirerek, sigaradan boğulmuş ama hala gür sesiyle, kendisine boş boş bakan köylülere selam verdi. Kahvenin demir başları yani boş gezenler tayfası, ayağa kalkarak ve dahi hürmet icabı kırk beş dereceye yakın eğilerek selâmı hep bir ağızdan aldılar. Kazım Ağa tekrar nihai istikametinde yoluna devam etti... dükkanın önüne geldiğinde bir yığın anahtar çıkardı cebinden. Anahtarların çıkardığı ses bile yüz metre öteden rahatça anlaşılamayacak derece gereksiz bir algılamayla duyuluyordu. Soldan çarpık yürüyüşü biraz da bu anahtarların üç renk yamalı sökülüp dikilmekten bi hal olmuş cebine yaptığı ağırlıktandı.

Yarı çömelir gibi eğilip, dükkanın içe çökmüş paslı kepenklerini kaldıracak anahtarı aradı. Senelerdir o siyah anahtarla açmamıştı dükkanını, buluverdi hemen. Daha sonra tahta kurularından arta kalanlarla ayakta duran emektar kapıyı açıp şöyle bir baktı içeriye...

Kâzım Ağa mesleğini emsalsiz bir zanaat addedenlerdendi. Bu hâlini, özellikle dükkanına girerken – kasıldığının tipik bir göstergesi ve de formalite icâbı- tavana doğru başını kaldırarak patlattığı boğuk öksürüğü inkar kabul etmez bir suretle kanıtlıyordu. Ve... günler hep bu dört duvar içinde geçiyordu. Günler, her yanı ışığıyla sarıp kucaklayan, göz alıcı güneşin merhabasıyla hoşçakalması arasında geçen süreden büsbütün farklı şeyler ifade ediyordu onun için; iş yerine girilmiş, yeni bir kazanç saatine başlanmış ve tabiiki eski borçlular beklenecektir.

Tefecilik zanaatının ifâ edildiği mekâna girdiğinde içerisinin havasını özlemişcesine derin bir soluk almayı da unutmayarak, haftada bir berbere uğramak dışında kendisi için, fizikiyatı adına yaptığı tek şeyi yineledi. Hemen bir buçuk metrelik demir kasayla, dükkanının arka cephesine bakan, itinasızca çekilmiş kahverengi boyasından estetik adına eser kalmamış, enine boyuna çatlakların uzunlukta yarıştığı pencere arasındaki sarı ve beyaz tonların karışık olduğu lavabonun bir karış üstündeki pembe çerçeveli aynaya yöneldi. Ağzını açıp başladı incelemeye... Eee... İncelenecek şeyler vardı lokmalarını çiğnerken kullandığı dikdörtgenlerin mekânında; tamı tamına sekiz tane pırıl pırıl, ışıl ışıl altın diş.

Şalvarının; daha çok küçük bir çuvalı andıran, tefeciden alınmış borç para nedâmetindeki arka cebinden îtinâ ile katlanmış ütülü beyaz mendilini çıkardı. Hantal vücudundaki tek güzellik alâmeti, bez parçasını açıp, büyük bir dikkat ve de acemi sanatçı hassâsiyetiyle sağ eline dolayıverdi. Aynaya kafasını yaklaştırıp altın dişlerini başladı parıldatmaya. Hepsini elden geçirdikten sonra sanki çok iş yapmış da yorulmuş gibi uzun bir of çekti. Daha sonra büro görünümü vermeye çalıştığı tek oda yerin değişmez bir ayrıntısı olan, tek ayağı ortadan çatlamış olana masaya yöneldi. Elini taht yavrusunu andıran keçi postu örtülü koltuğa uzatarak bir hamlede oturup ayaklarını masanın üstüne attı. Düşündüğü; yorgun gözlerini biraz dinlendirmek, biraz kestirmekti. Şapkasını zamanın darbeleriyle yarılmış kırışıklarla dolu yüzüne yaydı. Dükkanını yıllardır böyle idâre ederdi. Ne de olsa cin gibi bir adamdır, sinek vızıltısına dadi hemen uyanır.

Şapkasının altındaki yarı karanlık ortamda düşünmeye, kendini muhakeme etmeye başladı. Kimse ama hiç kimse, kadınından çocuğuna hiçkimse onu sevmezdi. Hattâ onu bir kaşık suda boğmaya niyetliler bile vardı. Bunun nedeni para kazanmak için başvurduğu yoldu. Dara düşüp ondan borç alanların sırtına kat kat katmerli fâizler yükler, ödeyemezlerse varı yoğu neleri varsa ellerinden alırdı.

Bu zihin karmaşası içinde dolaşırken bir an ölümü düşündü. Ne de olsa yaşı 49-50 civarındaydı; ölüm pek uzak olmasa gerekti:

- Bugün yarın ölsem cenazeme kimse gelir mi acaba? Gelse gelse beni tanımayan üç beş kişi, üç beş yabancı tesadüfen sevabına. Ya, ya amelim, namaz kılmam, hayır işlemem, zekatım orucum bile yarım.

Sonra, köylü arasında, kendisinden borç alamayan sekiz on kişiden biri olan Çıhıların Mehmet’in yarı şaka yarı ciddi söylediği söz aklına geldi. Şöyle demişti Mehmet:

- Lan, ulan pis varil, sen öl, öl ele bi. Bah o dişlerini nasıl kerpeteninen tek tek söküp köylüye ziyafet çekiyom.

Şapkanın deliklerinden süzülen ışığın azalmasının da etkisiyle tabutta düşündü kendini. Tabut çok sallanıyordu. İşte köy yolları böyleydi; iki adımda bir yalpalıyordu insan. Çalkalana çalkalana köy yollarını arşınlayan tabutu yavaşça musalla taşına koydular. İmamdan başka köylüden kimse yoktu namazda, dört de yabancı, tesâdüfen sevâbına. Namazı kıldıktan sonra tekrar tabutu yüklendiler. Sallana sallana yürürlerken sarsılan tabutu bir durgunluk sendelenişleri, bir sukunet aldı. “Mezarlığa gelmiş olmalıyız.” diye düşündü Kazım Ağa. Daha sonra tabutu yere koyup kapağını yavaşça araladılar. Kazım Ağa’nın kefenle sarmalanmış iri vücudunu alıp daha önceden eşilmiş çukura yerleştirdiler; sonra da üstüne toprak attılar. Bir de mezarın baş tarafına yarısı kırık, mermer tablet niyetine bir tahta parçası dikildi, hepsi bu.

Kazım Ağa yattığı yerde yavaşça gözlerini açtı; etraf çok karanlıktı, hem zar zor nefes alıyordu.; nefesi çok daralmıştı. Elini kolunu milim oynatamıyordu. Biraz sonra yukardan, toprağın üstünden kazma sesleri duyulmaya başlandı. Ses yavaş yavaş, sert sesiyle, kendine uydurduğu ritmiyle yakınlaşıyordu. Ses toprağı alıp atıyor, alıp atıyor korku artıyordu. Derken ses kesildi. Tefeci yüzünde toprağın daraltıcı ağızlığını artık hissetmiyor; yalnızca kefeni, kefen sargılarının sıklığını hissediyordu. Birden yüzünde bir elin varlığıyla irkildi. Yüzündeki sargı açılıp da gözlerini aralayınca dona kaldı, kafasında ard arda, kafa kafaya çarpışan şimşekler çaktı., tüm vücudu bir anda felç olmuş, nefesi kesilmişti.

Bu... Bu adam!.. Acele acele yüzündeki sargıyı çözen bu adam Çıhıların Mehmet idi.

Pis pis sırıtarak, sigaradan sapsarı olmuş, önden iki tanesi dibine kadar çürümüş dişlerini gösteriyor., bu haliyle ölü yiyicilere benziyordu. Yavaşça elini arkaya atıp kerpetenini çıkardı. Buz gibi soğuk kerpeteni Tefeci’nin dişlerine dolamış var gücüyle çekiyordu. Tek eli Kazım Ağa’nın boğazında öbür eli dişlerindeydi. Çekiyor,çekiyor; dişlerin ardı gelmiyor, dişlerle beraber dilini, beynini, çenesini de çekiyordu. Boğazına biraz daha yüklendi, sıkıyor sıkıyor sanki Tefeci’nin domuz leşini andıran sarmalanmış yağlı vücudunun toprağa biraz daha gömülmesi için uğraşıyordu.

Bu kadar düşünce ve hayal Tefeci Kazım Ağa’ya ve yaşlı kalbine ağır gelmişti. Boğazını yırtan bir bağırmayla, koltuğuyla beraber arkaya devrildi. Kahvedekilerin hepsi bu sesi duymuş Tefeci’nin yanına koşmuşlardı. İçlerinden biri elini Tefeci Kazım’ın boğazına götürüp şah damarını yokladı. Ve meraklı köylü topluluğuna dönerek tuhaf bir sevince neden olacak kelimeyi söyledi:

- Ölmüş!..