|
|
|
mehmet akif duman |
||
HERİFÇİOĞLU Özellikle
yolda yürürken başıma gelir bu. Yürüme vazifesini yalnız bacaklarımın yerine
getirdiği ve ellerimin şuursuzca ileri geri sallanmaya başladığı vakit daha bir
belirginleşir. Hani, ban iyi önerilerdebulunsa,ne bileyim... para kazanmanın kolay
yollarından falan bahsetse: “Bu adam yararlıdır, onunla münakaşaya hacet yoktur”
der geçerim. Ama öyle değil işte... adam düpedüz, su götürmez bir ifadeyle;
şüphenin envai çeşidiniaklına sokmaya çalışıyor. Geçenlerde
ne oldu bilir misiniz? Gelecek
hakkında gerçeküstüde olsa planlar yapıp önümde beni bekleyen uçsuz bucaksız bir
serüvenin neler getireceğini düşünerek kaldırım arşınlarken birden bire araya
diriverdi. Herifçioğlunun;
her şey sendensonra, senden önce olduundan zerrekadar farksız olacak şekilde sözler
sarfederek ehemmiyetim konusunda beni tedirgin etmeye başlaması bir yana, “Niye
yaşıyorum ben!” sorusunu ardı ardına yüzlerce kez tekrar edip dilime dolanmasına
sebeb oldu. “Bir
taş bırak gökyüzünden, yere düşmesi için senden başka birşeye ihtiyacıyok.
Yıldırmlar çakar, gök gürler... güzelde bir yağmur yağmaz... manevi atmosferi
tamamlayıcıbir son unsur lacivertle mavi dans etmeye başklar bakışlarını
doğrulttuğun yerde yaşamı sürdürmek adına ; tüm olanların sen olmazsan
olmayacağını düşünmek isteyerek kendini önemsemediğini anımsamak bile istemezsin.
Oysa ki, tüm dahiyaneliğinin bir mezar taşı ve bir parça toprak sahibi olduğun zaman
–kefenin bile çürümedenönce- suyun her zamanki gibi aktığını, gücüklerin her
zamankinden belki daha coşkulu suratlara savrulduğunu, kuşların nedenini hiç
bilmeyeceğin bin bir şevkle yine öttüğünüve insanların heyecanlandığını
görmesi karşısında nasıl hüsrana uğradığına şahit olusunbelki tek tükü ağlar
senin için insanların. Unutma: tek tükü. Ya sana ? gözyaşları kurur ve büyük
ihtimal eskisinden daha rahat hayatlarını yaşamaya devam edrler. Ve... ne yazık ki sen
yoksundur. Onlar... ve sen eski yine onlar vardır dünyada. Alt
üst olmuştum, bunlar söylenecek şey miydi allah aşkına... bu uğursuz her lafı
kayıtsızca inkar edilse bile söylendiği andaki tesiriyle zihin bulandırmaya
yetiyordu.iknci darbe bundan daha acı ve bir o kadar da ağır oldu. “Bir hayat yerle
birdi artık.” Ayıp değil ya şair olmayı istemek; herkesin gerçekleşmesini
arzuladığı parlak bir arzusu vardır nihayetinde. Ama bizim zestapaya kim anlatacak
bunu. Başladı çene çalıştırmaya. “Farklı
mekanlarda , farklı havalarda, farklı yüzleri aydınlatıyor güneş. Aydınlatıyor ve
sönüyor. Tupkı mekanların, havnın ve yüzlerin bir sonu olduğu gibi
şairzaneliğinde bir sonu var. Bir bittiği yer var. Tüm güzelliklerin.
Gerçekçiliğin beş parmağının – ki o parmaklarasla huzur verici ve sıcak olmadı-
yüzlerde dolaştığını hissettiğin zaman biter kendi kendine oluşlar. Çnkü o zaman
yaşamak demek hayat alemindenhayatta olamak için burukluk bile duymadan kurtulmak
demektir.acı çekmek yalnızca haz duymaya hazın duyduğumuz zamanlar
hatırladığımız basit bir kırbacın şaklaması değildir. Acı çekmek aynı zamanda
koca bir kütlenin tekdüze dömesini engelleyen katı düstur ve galibi belirleyecek bir
savaşta taraftarlardan birinin mutlak silahıdır. Bir hayat yaşamadan onun tüm
akışını fotoğraflarla sağladığını söylemk affadilemez bir suçtur. Acı
somutlaşır, şair somutlaşır,çileler somutlaşır... şairanelik utanarak özür
dilemek yerine savaşmayı tercih ettiği acı ve çile karşısında her zaman hezimete
uğrar.” Âsâbım
iyice bozulmuştu. Şeytan diyor ki... şeklinde başlayan bir yığın olasılığı
peşi sıra değerlendirdim. Nâfile bu adam öyle bir şey ki atsan atılmaz satsan,
imkanı yok, alınmaz. Tek çare bir biri ardına cümleler kurarak anlattığı ve beni
etkilemek için sıraladığı düşüncelerini önemsememek . evet...
Önemseönemsemeyeceğim, onun fikirlerini, hiçbir şekilde kâile almazsam laf
tüketmelerinin boşa gittiğini anlayarak bir darbe yemiş olur. Muhakkak bir darbe... Dediğimi
yaptım ve onun fikirlerini önemsemez göründüm. Göründüm diyorum çünkü her
zamankinden kuvvetli bir anlatımla silahlandığı için ister istemez bazı sualler
gözümün önünde uçuşuyordu. Şöyle
böyle derken günler günleri geceler geceleri kovaladı vebizim herifçioğlununen
kuvvetli çıkş yapması için gerekli boşluğun oluşmasına sebep olan olay hasıl
oldu: Bir
cenâze... Anne tarafımdan uzak bir akrabanın cenâzesi. Altmışlık, orta boylu,
şişmanca bir adam... Eceliyle ölmüş. Sık sık hasta bünyesini yoklayan kalp
krizleri bu gece uykusunda yakalayıp nefessiz bırakmış onu. Ne de olsa ölüm bu,
şakası olmayan, ürperten belki de nesneleri silen bir gerçek... Ben
ruh iklimide seyehat yaparım da herifçioğlu durur mu? Başladı senfoniye: “
Bir çocuk görürsün oyun oynayan, sen de oynamışsındır küçükken; dövüşen iki
insan görürsün o sinsi anını mutlaka yakalamışsındır. Ve, ölüm döşeğinde
birini görürsün: güleni, oynayanı, koşanı, duranı, hoplayanı, zıplayanı,
susanı, konuşanı, uçanı, kaçanı, kovalayanı, tutanı, tutulanı, getireni,
götüreni ve hatta zevkten gebereni kıskanmazsın, o ölüm döşeğindeki şeytanla
alışverişini bırakmış insanı kıskanırsın. Onun avuçlarını, içindeki ve
ellerini sımsıkı tutan parmaklarını kıskanırsın. Hatta tırnaklarını bile...
Onun duvardaki tablolara yahut bıraktığı güzelliklere bakarak tebessüm etmesi
çileden çıkarır seni. Çünkü o mutludur. Mutlu ve daha da önemlisi hazır. Oysaki
sen bırak hazır olmayı düşünmeye bile hazır değilsin. Hayallerin ne kadar dar...
Rahat yaşamayı, hoşça vakit geçirmeyi, gününü gün etmeyi ve geride kalan
mutsuzlukları bir omuz silkişle silerek ayaklarını daimâ ileri hayaliyle
çalıştırmayı hayal saymak ne boş... Uykudan
uyanıp bakarsın etrafındaki kirliliği ifade eden sanatlara, üstelik şüpheli
şüpheli bakarsın. Onlar ciddileşir ve seni üvey evlat, basit insan, hırsız çocuk
yaparlar. Bakışları bir tek sana zengin adam muamelesiyle ateşlenir. Şakacı bir kuş
topluluğundan belki onlar ( sana şaka yaptık diyerek oyunun içinde yer aldığını
söylemelerini duymadan) Neden şakacı olduklarını bilmezsin. Neden? Sebep nedir buna?
Şakacılar hiç umursamaz ve gerçekleri hiç bilmez olurlar diye mi?şapşaldırlar
oysa. Yoluna yürümeyi ilerisini görmeyi bilmez ve bilmediklerini öğrenmeyi hiç
istemezler. İşte tam o sırada onun karşısına çıkıp omuzunu teslim edersin.
Kendini kime teslim ettiğini bilmemek yüzünden bir ordu sayısınca bize çarpıp da
umursamayan şapşal maskesi takınmış surat vardır. Acaba? Ağladığını gizlemek,
öleceğini bilmemek neden bu kadar çok rastlanan dramdır. Dram çehresinde olduğu
için.... Sabır
taşı çatlamış olsa gerek. Önceden kararlaştırdığım strateji tuzla buz olmuştu
çoktan. Beşeri zâfiyetinde tezahürüyle feryadı bastım: Ard
arda sıraladığı saçmalıklardan aklımda yalnızca harflerin kaldığını,
yaptıklarının çok olduğunu, beşeri dengemi sllsk bullak ettiğini filan söyledim. Herifçioğlu
anlamadı!.. Tekrar konuşmak uygun zaman, yalnızca susmamdı onun için.(...): “Varlık
sistematiğinin bir parçası olmaktan, sürdürmek kelimesinin an olumsuzve ağır
şeklini bile yaşamaktan bıkmışsındır. Şekil vermez artık hiçbir niyet ve koku
sende. Oysa daha düne kadar çocukluktan çıkıp bir yığın külfetin altına girmeden
önce nasıl kolaydır her şey, tüm komikliklikler ve duygusal çehreler şekil verir
sana; kokular ise çiçektir, kadındır. :nihayet yüzleşemez sendelersin. Ayak
yopuğunda tam bir daire çizdikten sonra başladığın yere dönersin. Tuhaf... sen ne
kadar büyük bir lokma için ağzını açmış açmış sindirim sistemini ona göre
hazırlamıştın. Dünya hakkında yargılar koymadan önce eskiyi gömmek veya silmek
bir fedakarlığa katlanamıyorsan, bu beyin boşa çırpınıyor, ayaklar beyhude adım
atıyor demektir.” Herifçioğlunun
bu sözlerinden sonra bir daha hiç sesini duymadım; çıt çıkarmadı desem yeridir.
Ama bir başkası, bir diğer herifçioğlu arayı fazla uzatmadan giriş konuşmasını
yaptı. Bu seferki diğerinden çok farklıydı... “İlim
bir sonsuz ummandır. İnsanı anlamak temeli üzerine kurulmuş her icâdın çınlaması
bu karanlık sınırlı denizde yalnızca bir ufak damlanın sesidir. . yaradılışın
sırrını çözmek için yaratılmışların en değerlilerinin uğraşmaları ve sonuca
ulaşmaları ve sonuca ulaşmakta bazı taban tabana zıt formüller üretmeleri gayet
normaldir. Ve de zaruri... Kelimeler bireysel boyutla uçuşurken onları tutmak ve bir
sıraya dizmek konuşurken de yapılan bir iş. Önemli olan çağrışım
kıvılcımlarını harflerin meydana getirdiği bütünler üzerinde okuyanı sarsacak
şekilde alevlemek ve onu kendisiyle yüzleşmekten korkmamaya çağırmaktır. Yeryüzü
kimi yüce duyguların âbideleştiği, kimi çirkinliklerin en âdi tavrını
takındığı bir yansımadır. Asıl olan ise yansımanın üstündeki bilinmeyen,
anlaşılmayan her lisan ve ressam çırpınışlarıdır.” Hep
konuştu herifçioğulları, hep ağız yüklenin sahipliyini anlamaya çalıştılar.
Onları ne kadar dışlasam ne kadar azarlasam ve ne kadar faydasız kılarsam kılayım
beynimin çöreklendikleri kuytu bir köşesinde düşüncelerini hep savundular. Yok
edilmez bir ikinci görüştü herifçioğlu ve benim içimde, benliğime kimsenin cesaret
edemeyeceği sözlerle oynayan gizli güç. Kendimizi
dinlemeye hazır olduğumuz zaman aslında onları umutla bekleriz. Ve dinledikten sonra
hiç de hoşnut olmayarak susmasını emrederiz. Susmayı... Çünkü
bir insan aslında kendinden öte herşey olabilir. Sana
bir öneri; herifçioğullarıyla tartışmak veya onların tenkitlerini dinlemek
istemiyorsan yılan gözleriyle bak dünyaya... Ya da böcekler gibi yap; düşünme!
|