|
|
|
semih can topsakal |
||
ÜDİG
MECMUASI’NDAN Canım
çok sıkılıyordu, bunalıyordum. Çatı katına çıkıp eşyaları karıştırarak
biraz olsun rahatlamayı düşündüm. Toz içinde kalmış eşyaların arasında üç
dört sayfalık –baş tarafından ve sondan bir çok sayfası kaybolmuş olmalı- bir
mecmua parçası geçti elime. Eski dilde yazılmış ve bir yazarın anılarını içeren
bir destandı bu. Ben de bu metni günümüz Türkçe’sine çevirdim. Metni olduğu gibi
yayımlamama izin verdikleri için yazı işleri müdürüne ve kurul üyelerine
teşekkürü bir borç telakki ediyorum. Mukaddime Gökyüzü
bulutluydu. Kara çarşaf giymiş bulutlar kaybettikleri hayallerine üzülüyor ve oluk
oluk gözyaşı akıtıyorlardı. Deniz kükremişti ve hıncını kayalıkları döverek
almaya çalışıyordu. Dağlar öfkeliydi, kızgındı, nefret kusuyordu adeta. Elinde
temiz bir sayfa, bir de kurşun kalem ağlıyordu bir şair. Yitirdiklerine, sevdiklerine,
sevme(yen)lerine. En çok da... Kalkmalıydı,
doğrulmalı, geçmişi aklından söküp atmalı; yazmalı, yazmalı, yazmalı, bir
bakıma zehri akıtmalıydı beyninden. Kendi destanını, yaşadıklarını, yaşamayı
arzu edip de yaşa(ya)madığı yaşanılması gerekenleri, mavi düşler arasına
sıkışıp kalan mutlulukları... Hepsini ama hepsini. Dökmeliydi içini, anlatmalıydı
bütün her şeyi. Nihayet bir gün oturdu ve kendi destanını yazdı. Yazarın
önsözü Ben
kalem sahibi. Kendime Sofist adını uygun buldum. Hayatın keşfi için çıktığım
yolculukta yazacaklarım, kendi hayatımın aynaya yansıyan ters görüntüsünün
retinaya çarparak algılanması safhasında tekrar ters çevrilmesiyle behemehal yine
ters kalan yanlarının doğrultmaya çalıştığım karanlık tarafıdır. Mısralara
sıkıştırdığım olaylar ve kahramanlar; tamamen “fiktif”tir. Sembollerin
hepsinin, Vak’a bütünlüğü içinde nevi şahsına münhasır bir anlamı vardır.
Ancak dikkatle takip edildiğinde kelime oyunlarının aslında çok basit ve anlaşılır
olduğu ortaya çıkacaktır. I Ne
umutlarla gelmiştin dünyaya Kök
salmıştın güvenip de kahpe yarına Yakana
yapışıncaya dek kötüler Yalnız
kalacağın hiç gelmemişti aklına Üdig Kağan* Altıyüzsekseninkışışubatayıdır.
Dünya davetsiz bir misafirin (Sofist) çıplak vücuduyla bir kez daha kirlenir. Kendisi
de dünyayı ve dünyalıları sevmemiş ya da yapacakları kötülükleri o zamandan
tahmin etmiş olacak ki ağlamaya başlar. Dünyanın neden ters durduğunun sebebini
henüz anlayamadan (Dünyanın ters durduğunu fark edebilmek için daha önceden düz
olarak görmek gerekir. Ancak doğduklarında bütün çocukların gözleri kapalıdır.)
her şey aslına rücu eder. Elbette ki bu arada çevirenin gayretlerini de gözardı
etmemek gerekir. Hay Allah yaa! Nasıl da çevirmişti ama dünyayı tek eliyle?.. Daha
çocukken bir araştırmacı ruhuna sahiptir Sofist. Arkadaşları doctor (tabib) derler
ona. O da bu statünün gerektirdiği gibi davranıp -bu konuda başarılı olduğu bile
söylenebilir. Tabii birkaç talihsiz kazayı kaale almazsak – ününe ün katar. Sosyal
böceklerin anatomik yapısını merak edip de, karınlarını ziraat dikenleri ile
yarmasından çevredeki böcekler rahatsızlıklarını dile getirirler. Allah’tan fazla
böcek kıyımı olmadan bu doctorluk işi, kolundan sürüklenilerek Sıbyan Mektebine
yazılmasıyla son bulur. Her
şeyden nefret etmeye başlar. Kimi zaman kendisinden bile. Sıbyan Mektebinin bitimine
kadar olan zaman diliminde (kayıp zaman) sadece bir tane aşk vakası yaşar. O da kısa
sürer. Sevgilisi bir deniz kızıdır. Sudan çıkar ve ölür. Bir daha da kimsenin
ölmesine meydan vermemek için dokuz ay yılı ( on iki hayvanlı Türk takvimine göre
hesaplanmıştır) bu işe (aşk) ara verir. Kendini ilme verir. Sonunda ilk teorisini
ortaya koyar: “Hayatkoşullarınıninsanıyaşamamayamecburetmesikuvvetininyaptırım
gücününbirbölüikisininüçbölüikioranındasevgiyleçarpılarakhafifletilebi-
leceğikanunu” Bu kanun pek tutulmamış olacak ki ilim adamı olmak hevesinden vazgeçer. Bu defa kelimelerin dünyası ilgisini çeker. Kaderinin çizmiş olduğu yolda giderken arabasının tekerleği patlar ve “Mutlâkiyet Üniversitesi”nin** önünde durmak zorunda kalır. Eti ve kemiği olmadığı için harç ücretini yatırmak zorunda kalır. Yüksek öğrenimini burada tamamlamaya gayret eder. Mezun olamadan ayrılmak zorunda kalır. Üstelik sokakta düşünceli düşünceli yürüdüğü için hakkında mahkumiyet kararı alınır. II Altmışaltıncı
gün cemre düştü toprağa Ağlamaz
artık kaderine, kara bahtına Dudağında
ıslanan sevda şiirleri Hikaye
oldu duygusuz yarınlara Üdig Kağan Okulun
açılmasının altmış altıncı günü deli gibi aşık olur birine. Gerçi deli
olduğu arkadaşlarının müşterek görüşüdür ancak; aşık olduğunu, ruhu ve
bedeni arasındaki Haçlı Seferleri’ne kadar kimsecikler anlamaz. O kadar traji(komi)k
olur ki yaşadıkları... Fakat araya çekilen surlar, bir türlü kalenin fethine
müsaade etmez. Gemileri karadan yürütmeye çalışır. Nafile! Uyanık Konstantin
hendekler kazdırmıştır şehrin etrafına. O zamanlar ona destek olan bir sen, bir kan,
bir de derviş vardır. Hikayenin reklam aralıklarında vakanın zuhurunda etken olan şahıs kadrosu, karakter kostümlerini değiştirirken; bu arada set arkadaşları sofiste, Sophia adlı birinden bahsederler ve onun kendisiyle ilgilendiğini söylerler. “Ya yapmayın arkadaşlar, bir yanlış anlama vardır, aman dikkat edin kulağına gitmesin” demesine rağmen dedikodular alır başını gider. Ne zaman ki derinlerden gelen bir mektupla, söylenenlerin aslında gerçeklik payının olduğuna kendisi de kanaat edene kadar. Kendi kendine “Sihir bozulmamalıdır, madem mesaj kelimelerin arasına sıkıştırılarak gelmiştir, ben de öyle yapmalıyım” diyerek daha önce yaşadıklarını “ilk nokta”da bitirirken; beklentilerini, şüphelerini, umutlarını, arayışlarını, kaçışlarını, buluşlarını, yalnızlıklarını, daha bilmem nelerini “ikinci” ve “son nokta”da her işarete bir mesaj ve her mesaja biraz umut yükleyerek kaleme alır. Kendilerini Sophia’nın “birinciteklikşahısiyelikeki- yürekveşairkelimesi”yle oluşturmuş olduğu bir hikayenin içinde bulurlar. Ancak hikayede sözü geçen terazinin ayarıyla oynayarak sevgi kelimesiyle umut kelimesinin dengesini bozanın Sophia olmasına rağmen; Yine Sophia başlangıçtaki x ekseninden y eksenine geçişi sağlayan doğru çizgisini silerek bir denklemin yapı taşlarını basit birer küçük harfe çevirir. III Her
başlangıcın bir sonu vardır Ve
her sonun bir başlangıcı Yaşadıkların
yanına kardır Yaşamadıklarınsa
birer acı Üdig Kağan Yaşadıklarına
dayanamaz ve mağarasına çekilir Sofist. Acılarına ortak olacak bir arkadaş arar.
Ancak mağarada Zerdüşt’den*** başka kimse yoktur. Zerdüşt sabahtan akşama kadar
aralıksız konuşur. Sofist ise pek fazla ilgi göstermez onun söylediklerine. Sonunda
Zerdüşt dayanamaz ve uzun zamandan beridir yapmadığını yapar. İnsanların arasına
çıkar. Deli gibi dolaşır aralarında. Zaten insanların çoğu da ona böyle hitap
eder. “Sevgiyi arıyorum, sevgiyi..! Acaba hala yaşıyor mu? Hayır, hayır! O öldü.
Onu bizler öldürdük. Sizler ve ben. Bizler onun katilleriyiz” diye haykırarak
dolaşır Zerdüşt yığınların arasında. Artık ümidi iyice kırılmıştır. Ama
mağaraya dönerken karşısına bir genç çıkar. Aradığı şeyi gencin gözlerinde
parlayan o ışıkta görür. Öyle sevinir, öyle sevinir ki!.. Sonra mağarasına döner
ve iki gün sonra da ölür. Sofist, Zerdüşt’ün anısına “İhtiyar” adlı
hikayeyi kaleme alır. Hikayenin sonunda elinde asa, sırtında heybeyle mağaradan
çıkan da o’dur aslında. Yazarın
Son Sözü Uzundu
ahtapotun kolları Ve
kapatmıştı bütün yolları Bense
ancak yarıya kadar; Aralayabilmiştim
kapalı kapıları. Her
mısraya bin mana Ve
her manaya bin mısra Sığmazdı
ki üç beş sayfaya Sığdığı
kadarını yazdım Yeni hayat, merhaba! Sophia
“İkinci nokta”da göstereceğini umduğu yüreğinin gizli tünellerini
göstermemişti Sofist’e Gemi de buzullara değil ama kaya-lık-lara çarparak
parçalanmıştı. Kader bu ya işte! Kazada boğulan Sophia oldu. Sofist, geç kaldığı
için binememişti batacak olan gemiye. Destan
böyle sürüp gidiyor ve bu bitmemiş hikayenin sözleri her gün yenileri eklenerek
yazılmaya devam ediyor. Fakat Sophia’ya ait olan kısım “nokta”nın kudretine
yenik düştü ve son buldu. Çünkü nokta, yaşanılmışı ve yaşanılacak olanı
gereksiz sözcüklerle hiçbir zaman uzatmaz. İstemediği hikayeyi bir anda bitiriverir. (Nokta) *** Metinde
adı geçen hikayeleri araştırdım ve 766 yılında yayımlanmış olan Üdig
Mecmuası’nda izlerine rastladım Elimdeki dergi parçasının da büyük bir ihtimalle
aynı derginin üçüncü sayısından bir parça olduğunu sanıyorum. Bu yöndeki
araştırmalarım devam etmektedir. *Şair hakkında pek fazla bir bilgi yoktur
kaynaklarda. Ancak isminden de anlaşılacağı gibi aşk acısı çeken bir hükümdar
olduğu biliniyor [üd- : f.k. (ayrılmak), (i)g: f.i.y.e (aşk)]. VIII.asırda Orta
Asya’da varlığına rastlanılan Hikmet kabilesinin başbuğu olduğu, şiirlerinden
dolayı yargılanarak hapse mahkum edildiği ve on iki sene mahpusta yattıktan sonra
özgürlüğüne kavuşarak şiir yazmaya devam ettiği rivayet edilmektedir.(çev) **545’te
Bilge Kağan tarafından yaptırılan bu okul, bugünkü anlamda ne lise ne de
üniversitedir. Eğitim şeklinin muhtevasına dayanarak üniversite demeyi uygun bulduk.
Sınıflar 98 m2’dir ve sınıflarda 17’şer sıra vardır. 30 kişilik
olan bu sınıflarda 16 tane öğretim üyesi ders vermektedir. Gerçek anlamda bir
demokrasinin olmadığı o dönemde okulun adının Mutlakiyet olması şaşılacak bir
şey değildir. Cumhuriyetle birlikte bu okulun da ismi değişmiştir. Bina bugün hala
kullanılmaktadır. (çev.) ***Burada
kaynaklar iki Zerdüşt’ün varlığından haberdar etmektedir bizi. Birinci Zerdüşt,
VII.asırda Akdeniz bölgesi civarlarında yaşadığı sanılan kimsesiz birisidir.
İkincisi ise, Friedrich Nietzsche’nin 1883’te kaleme aldığı “Böyle Buyurdu
Zerdüşt” adlı kitabında yarattığı karakterdir. Bu durumda Nietzsche’nin
I.Zerdüşt’ten etkilendiğini ve eserini bu şekilde kaleme aldığı söylenebilir.
(çev.)
|