Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Guest-1.gif (18440 bytes)

kozakoza.gif (32461 bytes)

Guest-1.gif (18440 bytes)

semih can topsakal

 

 

anasayfa.JPG (1504 bytes)

deneme.JPG (1413 bytes)

oyku.JPG (1291 bytes)

siir.JPG (1057 bytes)

inceleme.JPG (1518 bytes)

soylesi.JPG (1383 bytes)

bizler.JPG (1283 bytes)

irtibat.JPG (1316 bytes)

ziyaret.JPG (1882 bytes)

 


 

 

 

ÜDİG MECMUASI’NDAN

 

 

Canım çok sıkılıyordu, bunalıyordum. Çatı katına çıkıp eşyaları karıştırarak biraz olsun rahatlamayı düşündüm. Toz içinde kalmış eşyaların arasında üç dört sayfalık –baş tarafından ve sondan bir çok sayfası kaybolmuş olmalı- bir mecmua parçası geçti elime. Eski dilde yazılmış ve bir yazarın anılarını içeren bir destandı bu. Ben de bu metni günümüz Türkçe’sine çevirdim. Metni olduğu gibi yayımlamama izin verdikleri için yazı işleri müdürüne ve kurul üyelerine teşekkürü bir borç telakki ediyorum.

Mukaddime

Gökyüzü bulutluydu. Kara çarşaf giymiş bulutlar kaybettikleri hayallerine üzülüyor ve oluk oluk gözyaşı akıtıyorlardı. Deniz kükremişti ve hıncını kayalıkları döverek almaya çalışıyordu. Dağlar öfkeliydi, kızgındı, nefret kusuyordu adeta. Elinde temiz bir sayfa, bir de kurşun kalem ağlıyordu bir şair. Yitirdiklerine, sevdiklerine, sevme(yen)lerine. En çok da...

Kalkmalıydı, doğrulmalı, geçmişi aklından söküp atmalı; yazmalı, yazmalı, yazmalı, bir bakıma zehri akıtmalıydı beyninden. Kendi destanını, yaşadıklarını, yaşamayı arzu edip de yaşa(ya)madığı yaşanılması gerekenleri, mavi düşler arasına sıkışıp kalan mutlulukları... Hepsini ama hepsini. Dökmeliydi içini, anlatmalıydı bütün her şeyi. Nihayet bir gün oturdu ve kendi destanını yazdı.

Yazarın önsözü

 

Ben kalem sahibi. Kendime Sofist adını uygun buldum. Hayatın keşfi için çıktığım yolculukta yazacaklarım, kendi hayatımın aynaya yansıyan ters görüntüsünün retinaya çarparak algılanması safhasında tekrar ters çevrilmesiyle behemehal yine ters kalan yanlarının doğrultmaya çalıştığım karanlık tarafıdır. Mısralara sıkıştırdığım olaylar ve kahramanlar; tamamen “fiktif”tir. Sembollerin hepsinin, Vak’a bütünlüğü içinde nevi şahsına münhasır bir anlamı vardır. Ancak dikkatle takip edildiğinde kelime oyunlarının aslında çok basit ve anlaşılır olduğu ortaya çıkacaktır.

 

I

 

Ne umutlarla gelmiştin dünyaya

Kök salmıştın güvenip de kahpe yarına

Yakana yapışıncaya dek kötüler

Yalnız kalacağın hiç gelmemişti aklına

Üdig Kağan*

 

Altıyüzsekseninkışışubatayıdır. Dünya davetsiz bir misafirin (Sofist) çıplak vücuduyla bir kez daha kirlenir. Kendisi de dünyayı ve dünyalıları sevmemiş ya da yapacakları kötülükleri o zamandan tahmin etmiş olacak ki ağlamaya başlar. Dünyanın neden ters durduğunun sebebini henüz anlayamadan (Dünyanın ters durduğunu fark edebilmek için daha önceden düz olarak görmek gerekir. Ancak doğduklarında bütün çocukların gözleri kapalıdır.) her şey aslına rücu eder. Elbette ki bu arada çevirenin gayretlerini de gözardı etmemek gerekir. Hay Allah yaa! Nasıl da çevirmişti ama dünyayı tek eliyle?..

Daha çocukken bir araştırmacı ruhuna sahiptir Sofist. Arkadaşları doctor (tabib) derler ona. O da bu statünün gerektirdiği gibi davranıp -bu konuda başarılı olduğu bile söylenebilir. Tabii birkaç talihsiz kazayı kaale almazsak – ününe ün katar. Sosyal böceklerin anatomik yapısını merak edip de, karınlarını ziraat dikenleri ile yarmasından çevredeki böcekler rahatsızlıklarını dile getirirler. Allah’tan fazla böcek kıyımı olmadan bu doctorluk işi, kolundan sürüklenilerek Sıbyan Mektebine yazılmasıyla son bulur.

Her şeyden nefret etmeye başlar. Kimi zaman kendisinden bile. Sıbyan Mektebinin bitimine kadar olan zaman diliminde (kayıp zaman) sadece bir tane aşk vakası yaşar. O da kısa sürer. Sevgilisi bir deniz kızıdır. Sudan çıkar ve ölür. Bir daha da kimsenin ölmesine meydan vermemek için dokuz ay yılı ( on iki hayvanlı Türk takvimine göre hesaplanmıştır) bu işe (aşk) ara verir. Kendini ilme verir. Sonunda ilk teorisini ortaya koyar:

“Hayatkoşullarınıninsanıyaşamamayamecburetmesikuvvetininyaptırım gücününbirbölüikisininüçbölüikioranındasevgiyleçarpılarakhafifletilebi- leceğikanunu”

Bu kanun pek tutulmamış olacak ki ilim adamı olmak hevesinden vazgeçer. Bu defa kelimelerin dünyası ilgisini çeker. Kaderinin çizmiş olduğu yolda giderken arabasının tekerleği patlar ve “Mutlâkiyet Üniversitesi”nin** önünde durmak zorunda kalır. Eti ve kemiği olmadığı için harç ücretini yatırmak zorunda kalır. Yüksek öğrenimini burada tamamlamaya gayret eder. Mezun olamadan ayrılmak zorunda kalır. Üstelik sokakta düşünceli düşünceli yürüdüğü için hakkında mahkumiyet kararı alınır.

 

II

 

Altmışaltıncı gün cemre düştü toprağa

Ağlamaz artık kaderine, kara bahtına

Dudağında ıslanan sevda şiirleri

Hikaye oldu duygusuz yarınlara

Üdig Kağan

 

Okulun açılmasının altmış altıncı günü deli gibi aşık olur birine. Gerçi deli olduğu arkadaşlarının müşterek görüşüdür ancak; aşık olduğunu, ruhu ve bedeni arasındaki Haçlı Seferleri’ne kadar kimsecikler anlamaz. O kadar traji(komi)k olur ki yaşadıkları... Fakat araya çekilen surlar, bir türlü kalenin fethine müsaade etmez. Gemileri karadan yürütmeye çalışır. Nafile! Uyanık Konstantin hendekler kazdırmıştır şehrin etrafına. O zamanlar ona destek olan bir sen, bir kan, bir de derviş vardır.

Hikayenin reklam aralıklarında vakanın zuhurunda etken olan şahıs kadrosu, karakter kostümlerini değiştirirken; bu arada set arkadaşları sofiste, Sophia adlı birinden bahsederler ve onun kendisiyle ilgilendiğini söylerler. “Ya yapmayın arkadaşlar, bir yanlış anlama vardır, aman dikkat edin kulağına gitmesin” demesine rağmen dedikodular alır başını gider. Ne zaman ki derinlerden gelen bir mektupla, söylenenlerin aslında gerçeklik payının olduğuna kendisi de kanaat edene kadar. Kendi kendine “Sihir bozulmamalıdır, madem mesaj kelimelerin arasına sıkıştırılarak gelmiştir, ben de öyle yapmalıyım” diyerek daha önce yaşadıklarını “ilk nokta”da bitirirken; beklentilerini, şüphelerini, umutlarını, arayışlarını, kaçışlarını, buluşlarını, yalnızlıklarını, daha bilmem nelerini “ikinci” ve “son nokta”da her işarete bir mesaj ve her mesaja biraz umut yükleyerek kaleme alır. Kendilerini Sophia’nın “birinciteklikşahısiyelikeki- yürekveşairkelimesi”yle oluşturmuş olduğu bir hikayenin içinde bulurlar. Ancak hikayede sözü geçen terazinin ayarıyla oynayarak sevgi kelimesiyle umut kelimesinin dengesini bozanın Sophia olmasına rağmen; Yine Sophia başlangıçtaki x ekseninden y eksenine geçişi sağlayan doğru çizgisini silerek bir denklemin yapı taşlarını basit birer küçük harfe çevirir.

 

III

 

Her başlangıcın bir sonu vardır

Ve her sonun bir başlangıcı

Yaşadıkların yanına kardır

Yaşamadıklarınsa birer acı

Üdig Kağan

 

Yaşadıklarına dayanamaz ve mağarasına çekilir Sofist. Acılarına ortak olacak bir arkadaş arar. Ancak mağarada Zerdüşt’den*** başka kimse yoktur. Zerdüşt sabahtan akşama kadar aralıksız konuşur. Sofist ise pek fazla ilgi göstermez onun söylediklerine. Sonunda Zerdüşt dayanamaz ve uzun zamandan beridir yapmadığını yapar. İnsanların arasına çıkar. Deli gibi dolaşır aralarında. Zaten insanların çoğu da ona böyle hitap eder. “Sevgiyi arıyorum, sevgiyi..! Acaba hala yaşıyor mu? Hayır, hayır! O öldü. Onu bizler öldürdük. Sizler ve ben. Bizler onun katilleriyiz” diye haykırarak dolaşır Zerdüşt yığınların arasında. Artık ümidi iyice kırılmıştır. Ama mağaraya dönerken karşısına bir genç çıkar. Aradığı şeyi gencin gözlerinde parlayan o ışıkta görür. Öyle sevinir, öyle sevinir ki!.. Sonra mağarasına döner ve iki gün sonra da ölür. Sofist, Zerdüşt’ün anısına “İhtiyar” adlı hikayeyi kaleme alır. Hikayenin sonunda elinde asa, sırtında heybeyle mağaradan çıkan da o’dur aslında.

 

Yazarın Son Sözü

 

Uzundu ahtapotun kolları

Ve kapatmıştı bütün yolları

Bense ancak yarıya kadar;

Aralayabilmiştim kapalı kapıları.

Her mısraya bin mana

Ve her manaya bin mısra

Sığmazdı ki üç beş sayfaya

Sığdığı kadarını yazdım

Yeni hayat, merhaba!

 

Sophia “İkinci nokta”da göstereceğini umduğu yüreğinin gizli tünellerini göstermemişti Sofist’e Gemi de buzullara değil ama kaya-lık-lara çarparak parçalanmıştı. Kader bu ya işte! Kazada boğulan Sophia oldu. Sofist, geç kaldığı için binememişti batacak olan gemiye.

Destan böyle sürüp gidiyor ve bu bitmemiş hikayenin sözleri her gün yenileri eklenerek yazılmaya devam ediyor. Fakat Sophia’ya ait olan kısım “nokta”nın kudretine yenik düştü ve son buldu. Çünkü nokta, yaşanılmışı ve yaşanılacak olanı gereksiz sözcüklerle hiçbir zaman uzatmaz. İstemediği hikayeyi bir anda bitiriverir.

(Nokta)

***

Metinde adı geçen hikayeleri araştırdım ve 766 yılında yayımlanmış olan Üdig Mecmuası’nda izlerine rastladım Elimdeki dergi parçasının da büyük bir ihtimalle aynı derginin üçüncü sayısından bir parça olduğunu sanıyorum. Bu yöndeki araştırmalarım devam etmektedir.

 

 

*Şair hakkında pek fazla bir bilgi yoktur kaynaklarda. Ancak isminden de anlaşılacağı gibi aşk acısı çeken bir hükümdar olduğu biliniyor [üd- : f.k. (ayrılmak), (i)g: f.i.y.e (aşk)]. VIII.asırda Orta Asya’da varlığına rastlanılan Hikmet kabilesinin başbuğu olduğu, şiirlerinden dolayı yargılanarak hapse mahkum edildiği ve on iki sene mahpusta yattıktan sonra özgürlüğüne kavuşarak şiir yazmaya devam ettiği rivayet edilmektedir.(çev)

 **545’te Bilge Kağan tarafından yaptırılan bu okul, bugünkü anlamda ne lise ne de üniversitedir. Eğitim şeklinin muhtevasına dayanarak üniversite demeyi uygun bulduk. Sınıflar 98 m2’dir ve sınıflarda 17’şer sıra vardır. 30 kişilik olan bu sınıflarda 16 tane öğretim üyesi ders vermektedir. Gerçek anlamda bir demokrasinin olmadığı o dönemde okulun adının Mutlakiyet olması şaşılacak bir şey değildir. Cumhuriyetle birlikte bu okulun da ismi değişmiştir. Bina bugün hala kullanılmaktadır. (çev.)

 ***Burada kaynaklar iki Zerdüşt’ün varlığından haberdar etmektedir bizi. Birinci Zerdüşt, VII.asırda Akdeniz bölgesi civarlarında yaşadığı sanılan kimsesiz birisidir. İkincisi ise, Friedrich Nietzsche’nin 1883’te kaleme aldığı “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı kitabında yarattığı karakterdir. Bu durumda Nietzsche’nin I.Zerdüşt’ten etkilendiğini ve eserini bu şekilde kaleme aldığı söylenebilir. (çev.)