|
|
|
sofist |
||
Yolculuk Hikayeleri II Zihinsel
ve bedensel yorgunluğa dayanamayıp yatakla hem hal olan naçiz bedenim, saatin
zorlamaları ve arkadaşların: (yumuşak bir eda ile!) “Kalk oğlum, yine geç
kalacaksın” demelerine ve ısrarla kahvaltıya çağırmalarına dayanamayarak; içinde
kaybolduğu ve hayatının çoğu kimsenin aksine çok az bir kısmını teşkil eden
uyuma işine son vererek; yastığın, yorganın ve nevresim takımının çağrısına
kulak asmadan yataksal niteliğini kaybetmiş cismin üzerinden kalkabilmişti sonunda. Masada
var olduğuna bizzat tanık olduğum, bir insanın sağlıklı beslenebilmesi için ve
bedeninin yaşamsal niteliğini kaybedip bitkisel hayatı daha uygun görmemesi için
gerekli olan lojistik gıdanın çeşitliliğini ve nicelik olarak fazlalığını
görünce, kahvaltıda harcamış olduğum zamanı uyuyarak geçirmediğime pişman
olmuştum. Hem artık aynada yansıyan görüntümün beynim tarafından algılanmasından
sonra uyumam gibi bir hususun mevzuu bahis edilmesi, altı yüz elli yediye tabi bir
memurun akşam eve dönerken elindeki filede iki kilo kıyma, birer kilo muz ve
şeftalinin olduğunu söylemesi ve bu spekülasyona inanılması kadar komik. Yaşam
hikayemin bitmesine engel olacak kadar acı zeytini ve tam yağlı sonradan delikli
peyniri, kuru ekmekle yuvarlarken bir yandan da ilaç gibi gelen ve ilaç gibi kokan
çaydan yudumlamayı üzerime bir borç olarak görüyor, bu görevin ifasına dikkatle
riayet ediyordum. Sonunda içgüdülerimin ve dürtülerimin etkisiyle ifasına mecbur
kaldığım katlanılması yorucu bu iş son bulmuştu. Kendimi
kapının önünde ayakkabılarımı bağlarken tasavvur ettikten çok kısa bir zaman
sonra, muhayyilemde yarattığım bu gereksiz hayalin zuhur etmesine muvaffak oldum.
Sibirya’nın en soğuk geçen mevsiminin, en soğuk geçen gününün, en soğuk anını
aratmayacak kadar soğuk olan bu şehirde, buzulların üzerinde yarı yürüyerek, yarı
kayarak (genelde yatay bir şekilde) bir yerden bir yere gitmek başlıca ulaşım
şeklidir. Ben de o günün startını vermiştim artık Öğretmen Ali Bey ile birlikte.
Ali Bey, bizim apartmanda oturur ve karşı komşumuzdur. Kendisi az önce bahsettiğim
adı geçen anayasanın sözkonusu maddesine tabi olmak zorunda olan dört çocuk babası,
çift meslekli, eski yelekli zayıf, çelimsiz bir adamdır. Sessiz, kendi halinde bir
memurdur işte! Ama sevecen ve cömerttir aynı zamanda... Ali Bey ile yaşça aramızda
bir hayli fark olmasına karşılık çok iyi anlaşırız. Yine böyle bir günde ben
okula o işe giderken tanışmıştık kendisiyle. Bir gün ben, geç kalma korkusuyla
koşarak merdivenleri inerken; o, elinde çantasıyla yavaş yavaş yürüyordu. Koluna
çarpıp çantasını düşürmüştüm. O günden beridir hemen her sabah beraber
çıkarız evden. Ali
Bey, dürüst ve namuslu olduğunu kanıtlamış bir insandır. Hani “istemiyorum sağ
cebime koy”diyen cinsten değil yani... Diyebilse bir tarafından belli olurdu belki.
Oysa onun her zaman cebi deliktir. Her gün istisnasız yolun kenarında hemen sağdaki
ilk dükkan olan Hüseyin Veriralmaz’ın “Kuş Uçmaz Kervan Geçmez Bakkaliyesi”nin
önünden geçeriz ikimiz de. Nadiren sigara dahi aldığımız vakiidir. Hüseyin
Amca’nın bakışları, veresiye defterinin kabarıklığı ve enflasyonun yükseliş
trendiyle paraleldir tabii. Çatık kaşları ve haşmetli bakışlarının ağırlığı
altında hergün ezilmek müşterek kaderimiz olmuştur adeta. Ah! Hüseyin Amca
ah!..Sanırım güler yüzlü halini görmek kısmet olmayacak, tabii bu arada sigara
paketlerini de. Dükkandan
eli boş dönmek arkadaşların bugünün sonunda artık beni görmek istemeyecekleri
anlamına gelirdi. Ama bazen sigara alabilme zevkine eriştiğim de oluyordu ara sıra.
Çeşit çeşit sigaralar... Uzun olanları, kısa olanları, yerli olanları, yabancı
olanları... Eh nihayetinde bana da tercih yapmak kalıyordu yani. Tercihim tabii ki yerli
malı yurdun malı, yemeyeni ne yapmalı. Zaten yerli malı yurdun malı diye diye
götürmediler mi kimileri malı? Neyse bence bu konuyu fazla da uzatmamalı(!).. Biraz
daha aşağıda Manav İsmail’in “Tazeler Önde Çürükler Arkada” manav
dükkanının önünde duruyoruz. İsmail Amca’yı günlük olağan “combination” ve
“hierarchy” işleri ile uğraşırken buluyoruz. Düzenlemelerin sonuna yetişmiş
olduğumuzu az sonra sulama ve ıslatma işlemine başladığında anlıyoruz. Manav
İsmail bizi tarihi gelişim süreci içerisinde enine ve boyuna ilerleme kaydeden hantal
bedeni ile selamlıyor ve veresiye defterinin artık ikimizle ilgili kayıt
düşülebilecek bir yerinin kalmadığını söylüyor. Her ne kadar ödemek
bahtiyarlığına ulaşamasak da “borç namustur” felsefesinin birer mensubu
olduğumuz için felsefemizin diğer doktrinlerini açıklama gereksinimi duymadan tabiri
caizse sıvışıyoruz oradan. Tamam
işte durağa da geldik diyorum ve Ali Hoca’dan ayrılıyorum. Bir insanlık dramının
yaşandığı, otobüs kuyruğu spazmı geçirenlerin hat safhaya çıktığı bu durak,
insanların gerçek yüzlerini gördüğüm bir handır benim için. Toplum kurallarına
riayet ediyorum ve sıraya giriyorum. İlk otobüs doluyor, yenisi geliyor. Sıra
ilerliyor. Sıra bana gelecek. Koltukları sayıyorum. Benden ön sıradakileri
sayıyorum. Yüzümde gülücükler yeşermeye başlıyor. Bugün galiba koltukta oturan
mesut insanlar statüsüne dahil olacağım diyerek arkadaşların tebriklerini kabule
başlıyorum. Bu arada arka tarafta bir kargaşa başgösteriyor. Yok canım?.. Hayır,
memur grevi bugün değil yarın olacaktı... Bu da neyin nesi diyorum kendi kendime. Ve
işte o kabus gibi sesi duyuyorum: “-Hulusi, arka kapıyı aç!”. Elinde telsiz, asıl
görevinin ne olduğunu anlayamadığım bir adam şoföre arka kapıyı açmasını
söylüyor, olamaz! Yalvarıyorum... “Hulusiciğim etme tutma, Allah aşkına açma
kapıyı” diyorum. Nafile... Sonuçta benim oturmam muhtemel olan koltuğa bir
başkasının keyifle kuruluşunu seyrederek mutad kaderime rıza gösterip yine ayakta
yolculuğumu sürdürüyorum. Saatler
ve otobüs yavaş yavaş ilerliyor. And içiyorum. Bundan böyle koltukta oturan insanlara
rahat yüzü göstermeyeceğim. Canım sıkılıyor. Elimdeki kitaba göz atıyorum.
Rusya’daki memurların yaşantısını anlatan bu kitap hoşuma gidiyor. Sanki başka
bir ülkeyi daha andırıyor. Hem de sanki(!) çok yakın bir ülke?.. “Nikol
evden çıkar. Yürüyerek işe gider. Öğle yemeğini parası olmadığı için
dişlerinin arasında götürür. Sırtında yeşil bir palto, yırtık ve eski. Bakamaz
asil insanların yüzlerine. Kendisini toplumun bir virüsü olarak görür. Arkadaşları
nasıl edip de bir yolunu bulur ve öğle yemeklerini dışarıda yiyebilirler şaşırır
Nikol. Düşünür, taşınır ve “madem hayatta kalabilmek için bu şart, eve ekmek
götürmek için bunlar şart; üzgünüm prensiplerim, üzgünüm idealim, üzgünüm
dürüstlük” der ve pes eder. Nikol bir hafta sonra dişlerini altın yaptırır.
Öğle yemeğini dışarıda yemeye başlar. Ve nihayet Nikol, artık Senyör Nikol
olur.” Bir
memurun yükselişinin, saygın kişiliğe ulaşmasının hikaye edildiği bu roman sade
bir dille ve “sanat toplum içindir” görüşüne paralel bir amaç ile kaleme
alınmış. Kafamı kaldırıyorum. Hemen önümde yaşlı bir amca. Yüzündeki
çizgilerden kaç yaşında olduğunu çıkarmaya çalışıyorum ama çizgiler tam bir
sonuç almama yetmiyor. Kravatına ve çeketine bakarak onun da bir memur olduğuna karar
veriyorum. Yalnız, hiç kimse ona kalkıp da yer vermiyor. Anlaşılan senyör olamamış
“Nikol”lerden. Gözlerime bakıyor, gülümsüyor. Birden öğle yemeğini görüyorum
dişlerinin arasında. -Bizim “Nikol”lerimiz asla yapmaz- diyorum. Onlar,
namusludur... Kendimi
yorgun hissediyorum. Bugün neden bu kadar çabuk yoruldum bilemiyorum. Sonunda
yorgunluğumun, sırtımdaki çantadan kaynaklandığını anlıyorum. Ama ben çanta
taşımam ki. O halde?.. Dönüp bakıyorum hanımefendinin birisi sırtındaki çantayı
karambolden benim sırtıma yüklemiş. Çantaya el atıyorum. Sanki bir şey arar gibi
yapıyorum. Bayan hemen atılıyor. “A!!! Ne yapıyorsunuz kuzum siz?” diyor. Buna
mukabil ben de: “Siz ne karışıyorsunuz?” diyorum. “Ne demek ben ne
karışıyorum? Bu çanta benim” diyor. “Ne zamandan beridir çantanızı
başkalarına taşıtıyorsunuz acaba?” diye soruyorum. Özür diliyor ve olay
büyümeden kapanıyor. Artık tedbirimi önceden alarak biniyorum otobüse. Sırtıma
“taşıma ücrete tabidir” yazısı yazılı bir levha asıyorum ve huzur içinde
stand-up yaparak gideceğim yere ulaşıyorum. Biraz
ilerliyorum bu defa yaşlı bir amcadan azar işitiyorum, çok konuştuğum için.
Üstüne üstlük beni sapıklıkla itham ediyor. Her ne kadar bir yanlış anlama
olduğunu anlatmaya çalışsam da objektif bir anlayışıyla beni dinleme nezaketinde
bulunmuyor ne yazık ki. Olsun... “Kanka” benim sapık olmadığımı biliyor ya. Bu
da yeter benim için. Canım sıkılıyor ve iki durak önce iniyorum. Saatin ne çabuk
geçtiğini anlayamıyorum. Dolayısıyla da o gün gireceğim sınava geç kalıyorum.
Haa bu arada, hocanın sınava geç kalanlara karşı ne kadar iyi niyet gösterdiğini
idrak edebilmem için dersten kalmam gerekiyormuş.Çünkü hoca bizzat ve nazik bir dille
bunu bana ifade ediyor. İşte hayat bu! Ne kadar acımasız olursa olsun, bir ucundan
tutmak gerek öyle değil mi? Yalnız bir hususa da dikkat etmeli, tutulan ucun
başkaları tarafından da tutulmamış olanı tercih edilmelidir. Hani karşı tarafın
daha güçlü olması durumunda ortaya çıkacak olan realitenin vehameti açısından bir
ihtiyati tedbir olarak yani...
|