Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Guest-1.gif (18440 bytes)

kozakoza.gif (32461 bytes)

Guest-1.gif (18440 bytes)

suna karaküçük

 

 

anasayfa.JPG (1504 bytes)

deneme.JPG (1413 bytes)

oyku.JPG (1291 bytes)

siir.JPG (1057 bytes)

inceleme.JPG (1518 bytes)

soylesi.JPG (1383 bytes)

bizler.JPG (1283 bytes)

irtibat.JPG (1316 bytes)

ziyaret.JPG (1882 bytes)

 


 

 

 

AŞKIN AYRILIK YÜZÜ

 

Aşık olduğunuz andan itibaren onu kaybetme korkusu  Demokles’in kılıcı gibi tepenizde sallanır ve fısıldar durur: “Aşk Varsa ayrılık da var!”

 

Gerçekliğin iki durumu olan Yin-Yang gibi aşkın da iki yüzü var: Biri mutluluk: Dişi Yin gibi insanı doğuruyor, çoğaltıyor, yaşatıyor, güzelleştiriyor. Madalyonun öteki yüzü ise ayrılık... Erkek Yang. Eksilme, azalma, parçalanma... Ayrılık işte! Küçük ölüm!

İlkel toplumlar uykuya küçük ölüm derlermiş; ayrılık da bir tür uyku hali, ama uykusuzluk çeken birinin uyku hali. Ve aynı aşık olunduğu zamanlardaki gibi mani-melankolik belirtileri var: İştahsızlık ya da doymak bilmeme, durmadan konuşma ya da hiç konuşmama, geceleri yatmak, sabahları kalkmak bilmeme, soğukta ince, sıcakta kalın giyinme. Sonra aklınız, bir tür ‘özgürlük’ olduğu... Ve kaybetmenin de bir itibarı olduğu... Ve ama bir an önce toparlanmak gerektiğini söyler.

Magazin psikologları ayrılık sonrasında kadınların daha erken iyileştiğini söylüyor. Gözyaşları, bir iki alışveriş, bahar temizliği ve kuaföre gidip saç yaptırmayla saçların süpürge edildiği yılların acısı unutuluyormuş!... Meyhaneye gidip tahta masalarda sabahlara kadar içen öfkeli adam tipleri ise “Yeşilçam”ın ayrılık raconuna uyuyor. Roller bir yana, gerçekte de kadınlarla erkekler farklı yaşıyor ayrılığı (aşkta da olduğu gibi). Hiç ayrıldığı eşinin yüzüne kezzap atan, evini basıp sülalesiyle birlikte kurşuna dizen kadın gördünüz mü? Kadınlar yapsa yapsa çocukları intikam fıçısına döndürüp, kendi dulluğu pahasına da olsa yıllarca boşanmamakta direnerek öç (!) alıyor adamdan. Bu savaşta kimin (ne) kazandığı, kimin ne kaybettiği de belli olmuyor.

Ayrılıkta kimin daha fazla dibe vurduğunu anlamak için ayrılığın “hangi tür ayrılık” olduğunu bilmek lazım. “Ne kadar uzağım senden seninleyken / ne kadar yakınım sana / sen gittiğin zaman” (F.G. Lorca) gibi ayrılık mı? “Ağlıyor dişi kertenkele / erkek kertenkele ağlıyor / istemeyerek yitirdiler/ nişan yüzüklerini” ( yine Lorca) gibi ayrılık mı? Yani entel ayrılık mı, erken ayrılık mı, ilk ayrılık mı, geç ayrılık mı, blöf mü, kesin ayrılık mı, kurtuluş mu, varoluşçu ayrılık mı, yoksa “yarı ölmek” mi?... İyi ayrılık mı, kötü ayrılık mı?

İyi ayrılık diye bir şey yok! Madalyonun öbür yüzünde aşk varsa (...hatta kalmadıysa bile) ayrılıkların hepsi yıkıcıdır. İki taraf için de, terk eden-terk edilen... Belki biri daha önce gitmiştir ruhen, öteki de kapıyı çarpıp çıkan olmuştur resmen. Yani belki terk eden giden değildir kalandır ya da terk edilen sessiz sedasız gidendir... En iyisi çoktan içi boşalmış bir ‘ev’i aynı zamanda bırakıp gitmektir... Ama! Eşit ayrılık da yok!

Bunlar ayrılık bahsinin felsefî ve bastırılmış söylemleri. Aslı, gerçeği, yaşanmışı şöyledir ayrılığın: İlk üç gün ya da üç hafta ya da ilk üç zaman hayvanlar gibi yaşarsınız. Kış uykusuna yatar, çiğ beslenir, öğleden sonra dörtte bile pijamayla gezersiniz. Eve, eşyalara, kendinize, bedeninize küsersiniz; bu da zavallılıktır. Panoya yapıştırdığınız bir resim yere düşer. Bir akrabanın bebeği büyür, birlikte izlediğiniz dizi biter, içine düşer gibi seyredip asabınızı bozduğu kadın şovcu doğurur, turfanda meyveler çıkar. Psikosomatik ağrılar gider gelir. Sık sık yaşınızı hesaplarsınız., saçınızı kestirirsiniz... Başka bir gelecek var mı diye düşünür, merak edersiniz. Ama bu yarı koma, uyuşukluk, bakımsızlık (aslında bohem hayatı!) sürecinde belleğiniz canavar gibidir. Geçmiş günlerin sevimli-sevimsiz anıları üşüşür kafanıza: Çekirdek kabukları, telefon faturaları, yeri değişen eşyalar, açık unutulan perdeler, tatil günü sendromları, temizlik günü krizleri, uyurken sırtını döndün, konuşurken yüzüme bakmadın, arabanı benden çok seviyorsun, beni bilgisayarınla aldatıyorsun... Sen zaten hep...niye ben hep ...diye başlayan kavgalar... gittikçe sıklaşan kavgalar, aşksız barışmalar... “Bir Tarla Kuşuydu Jülyet’ten sahneler... Jülyet elinde süpürge, saç baş darmadağınık, söyleniyor. Tembel, şişman ve duyarsız bir Romeo, bıkmış Jülyet’in dırdırından, yaka silkiyor. İşte o hareket, işte ayrılığın başladığı an. Hiçbir ayrılık birden bire değildir ki!

Ve hiçbir ayrılık yalnızca iki kişinin ayrılığı da değil... Haberi duyan eş dost üzüntüleri, yorumları ve kendi evlilik durumlarıyla koşup gelirler. Apartman yöneticiniz ana haber müdürü gibi davranır. Anne, yenge ve teyzeler kendi kocalarından çektiklerini anlatırlar, rikkatli bir dille, sizi terk eden adama da dokundurarak. Kalkıp ıhlamur demlersiniz. Daha orta-genç kuşaktan yakınlarınız ilk yarım saatten sonra kendi evliliklerini sorgulamaya başlarlar... Sizin tarumar olmuş evinizde kendi trajedilerini görerek. Kadın “Sen de aynı şeyleri yapıyorsun bana!” der. Adam “Ne alakası var...” İkinci plana atılmanın kırgınlığıyla kalkıp bir çay demlersiniz. İçerden tartışma sesleri gelir. Dostlar bu günler içindir.

Feminist arkadaşlarınız “ Şimdi sen ‘free’ misin yani!.. Oh ne güzel!” diye içinize serperler. Akademisyen dostlarınız ise; “olay”ın yükselen değerler, ikinci cumhuriyetçiler, hatta irtica ile bağlantısını kurarlar. Biri kalkıp rakı almaya gider... Çay, kahve, tonik, tekila, aspirin, diazem, Ahmet Kaya, Leman Sam, Titanik, uzun yol anıları, çay molası, insan sesleri, eş-dost derken... Bin yıllık ayrılığın ilk üç zamanı nasıl olsa geçer. Dostlar, “Sen güçlüsün, sen atlatırsın, daha iyilerini bulursun, seni üzüyordu, kendini beğenirdi, hiçbir şeyi beğenmezdi...” derler. Ve bellek kayıtlarınız her geçen zaman “O”nun gerçeğinden daha da uzaklaşır. En çabuk bulanıklaşan da ayrılık nedenidir.

Aşk ne kadar eski ve yaşlı bir ‘duygu’ ise ayrılığın nedeni de o kadar eski ve bildik bir ‘kurgu’dur. Kimse bilinmedik, duyulmadık, yepyeni bir sebepten ayrılmaz. Ama ayrılıkların gerçek nedenini ayrılan iki kişiden başka hiç kimse bilemez. Bazen o iki kişi bile bilemez, çünkü elinden bir şey gelmez.

Ayrılığın panzehiri olacak son çare, bize Çalıkuşu’ndan miras kalan tam da ve yalnızca kadınlara özgü bir eylem olarak daha büyük bir ayrılık yaratmaktır. Başka bir “yer” de başka bir hayata “re-enkarnasyon”göçü... Erkekler kadınları... kadınlar kentleri bırakır gider. Yeni ayrılıklara doğru güle oynaya.