|
|
|
suna karaküçük |
||
AŞKIN AYRILIK YÜZÜ Aşık olduğunuz andan itibaren onu kaybetme
korkusu Demokles’in kılıcı gibi tepenizde sallanır ve fısıldar durur:
“Aşk Varsa ayrılık da var!” Gerçekliğin
iki durumu olan Yin-Yang gibi aşkın da iki yüzü var: Biri mutluluk: Dişi Yin gibi
insanı doğuruyor, çoğaltıyor, yaşatıyor, güzelleştiriyor. Madalyonun öteki
yüzü ise ayrılık... Erkek Yang. Eksilme, azalma, parçalanma... Ayrılık işte!
Küçük ölüm! İlkel
toplumlar uykuya küçük ölüm derlermiş; ayrılık da bir tür uyku hali, ama
uykusuzluk çeken birinin uyku hali. Ve aynı aşık olunduğu zamanlardaki gibi
mani-melankolik belirtileri var: İştahsızlık ya da doymak bilmeme, durmadan konuşma
ya da hiç konuşmama, geceleri yatmak, sabahları kalkmak bilmeme, soğukta ince,
sıcakta kalın giyinme. Sonra aklınız, bir tür ‘özgürlük’ olduğu... Ve
kaybetmenin de bir itibarı olduğu... Ve ama bir an önce toparlanmak gerektiğini
söyler. Magazin
psikologları ayrılık sonrasında kadınların daha erken iyileştiğini söylüyor.
Gözyaşları, bir iki alışveriş, bahar temizliği ve kuaföre gidip saç yaptırmayla
saçların süpürge edildiği yılların acısı unutuluyormuş!... Meyhaneye gidip tahta
masalarda sabahlara kadar içen öfkeli adam tipleri ise “Yeşilçam”ın ayrılık
raconuna uyuyor. Roller bir yana, gerçekte de kadınlarla erkekler farklı yaşıyor
ayrılığı (aşkta da olduğu gibi). Hiç ayrıldığı eşinin yüzüne kezzap atan,
evini basıp sülalesiyle birlikte kurşuna dizen kadın gördünüz mü? Kadınlar yapsa
yapsa çocukları intikam fıçısına döndürüp, kendi dulluğu pahasına da olsa
yıllarca boşanmamakta direnerek öç (!) alıyor adamdan. Bu savaşta kimin (ne)
kazandığı, kimin ne kaybettiği de belli olmuyor. Ayrılıkta
kimin daha fazla dibe vurduğunu anlamak için ayrılığın “hangi tür ayrılık”
olduğunu bilmek lazım. “Ne kadar uzağım senden seninleyken / ne kadar yakınım sana
/ sen gittiğin zaman” (F.G. Lorca) gibi ayrılık mı? “Ağlıyor dişi kertenkele /
erkek kertenkele ağlıyor / istemeyerek yitirdiler/ nişan yüzüklerini” ( yine Lorca)
gibi ayrılık mı? Yani entel ayrılık mı, erken ayrılık mı, ilk ayrılık mı, geç
ayrılık mı, blöf mü, kesin ayrılık mı, kurtuluş mu, varoluşçu ayrılık mı,
yoksa “yarı ölmek” mi?... İyi ayrılık mı, kötü ayrılık mı? İyi
ayrılık diye bir şey yok! Madalyonun öbür yüzünde aşk varsa (...hatta kalmadıysa
bile) ayrılıkların hepsi yıkıcıdır. İki taraf için de, terk eden-terk edilen...
Belki biri daha önce gitmiştir ruhen, öteki de kapıyı çarpıp çıkan olmuştur
resmen. Yani belki terk eden giden değildir kalandır ya da terk edilen sessiz sedasız
gidendir... En iyisi çoktan içi boşalmış bir ‘ev’i aynı zamanda bırakıp
gitmektir... Ama! Eşit ayrılık da yok! Bunlar
ayrılık bahsinin felsefî ve bastırılmış söylemleri. Aslı, gerçeği,
yaşanmışı şöyledir ayrılığın: İlk üç gün ya da üç hafta ya da ilk üç
zaman hayvanlar gibi yaşarsınız. Kış uykusuna yatar, çiğ beslenir, öğleden sonra
dörtte bile pijamayla gezersiniz. Eve, eşyalara, kendinize, bedeninize küsersiniz; bu
da zavallılıktır. Panoya yapıştırdığınız bir resim yere düşer. Bir akrabanın
bebeği büyür, birlikte izlediğiniz dizi biter, içine düşer gibi seyredip
asabınızı bozduğu kadın şovcu doğurur, turfanda meyveler çıkar. Psikosomatik
ağrılar gider gelir. Sık sık yaşınızı hesaplarsınız., saçınızı
kestirirsiniz... Başka bir gelecek var mı diye düşünür, merak edersiniz. Ama bu
yarı koma, uyuşukluk, bakımsızlık (aslında bohem hayatı!) sürecinde belleğiniz
canavar gibidir. Geçmiş günlerin sevimli-sevimsiz anıları üşüşür kafanıza:
Çekirdek kabukları, telefon faturaları, yeri değişen eşyalar, açık unutulan
perdeler, tatil günü sendromları, temizlik günü krizleri, uyurken sırtını
döndün, konuşurken yüzüme bakmadın, arabanı benden çok seviyorsun, beni
bilgisayarınla aldatıyorsun... Sen zaten hep...niye ben hep ...diye başlayan
kavgalar... gittikçe sıklaşan kavgalar, aşksız barışmalar... “Bir Tarla Kuşuydu
Jülyet’ten sahneler... Jülyet elinde süpürge, saç baş darmadağınık,
söyleniyor. Tembel, şişman ve duyarsız bir Romeo, bıkmış Jülyet’in
dırdırından, yaka silkiyor. İşte o hareket, işte ayrılığın başladığı an.
Hiçbir ayrılık birden bire değildir ki! Ve
hiçbir ayrılık yalnızca iki kişinin ayrılığı da değil... Haberi duyan eş dost
üzüntüleri, yorumları ve kendi evlilik durumlarıyla koşup gelirler. Apartman
yöneticiniz ana haber müdürü gibi davranır. Anne, yenge ve teyzeler kendi
kocalarından çektiklerini anlatırlar, rikkatli bir dille, sizi terk eden adama da
dokundurarak. Kalkıp ıhlamur demlersiniz. Daha orta-genç kuşaktan yakınlarınız ilk
yarım saatten sonra kendi evliliklerini sorgulamaya başlarlar... Sizin tarumar olmuş
evinizde kendi trajedilerini görerek. Kadın “Sen de aynı şeyleri yapıyorsun
bana!” der. Adam “Ne alakası var...” İkinci plana atılmanın kırgınlığıyla
kalkıp bir çay demlersiniz. İçerden tartışma sesleri gelir. Dostlar bu günler
içindir. Feminist
arkadaşlarınız “ Şimdi sen ‘free’ misin yani!.. Oh ne güzel!” diye içinize
serperler. Akademisyen dostlarınız ise; “olay”ın yükselen değerler, ikinci
cumhuriyetçiler, hatta irtica ile bağlantısını kurarlar. Biri kalkıp rakı almaya
gider... Çay, kahve, tonik, tekila, aspirin, diazem, Ahmet Kaya, Leman Sam, Titanik, uzun
yol anıları, çay molası, insan sesleri, eş-dost derken... Bin yıllık ayrılığın
ilk üç zamanı nasıl olsa geçer. Dostlar, “Sen güçlüsün, sen atlatırsın, daha
iyilerini bulursun, seni üzüyordu, kendini beğenirdi, hiçbir şeyi beğenmezdi...”
derler. Ve bellek kayıtlarınız her geçen zaman “O”nun gerçeğinden daha da
uzaklaşır. En çabuk bulanıklaşan da ayrılık nedenidir. Aşk
ne kadar eski ve yaşlı bir ‘duygu’ ise ayrılığın nedeni de o kadar eski ve
bildik bir ‘kurgu’dur. Kimse bilinmedik, duyulmadık, yepyeni bir sebepten ayrılmaz.
Ama ayrılıkların gerçek nedenini ayrılan iki kişiden başka hiç kimse bilemez.
Bazen o iki kişi bile bilemez, çünkü elinden bir şey gelmez. Ayrılığın panzehiri olacak son çare, bize
Çalıkuşu’ndan miras kalan tam da ve yalnızca kadınlara özgü bir eylem olarak daha
büyük bir ayrılık yaratmaktır. Başka bir “yer” de başka bir hayata
“re-enkarnasyon”göçü... Erkekler kadınları... kadınlar kentleri bırakır gider.
Yeni ayrılıklara doğru güle oynaya.
|