|
|
|
birsen akpınar |
||
"Serçekuş" ve Yusufçuk
İnsan
ne kadar büyürse büyüsün ki ben "büyümek" sözcüğünü bütün
anlamlarıyla (yani bedenen gelişmek, aklen olgunlaşmak, rütbe ve makam sahibi olmak
vs.) kastediyorum, hep çocuk kalan bir yanınız vardır. Bu tarafınızı çoğu zaman
gizlemeye çalışırsınız başkalarından ama adı üstünde, çocuk tarafınız dedik
ya işte... Uçarıdır ve olur olmaz zamanda çıkıverir ortaya. Kendinizce sıradan ve
gerekli; ancak genel kabullerce sıradışı ve uygunsuz olan yöne doğru çekiştirir
sizi eteğinizden. Uysanız bir türlüdür, uymasanız bir başka türlü. Yarım
kalmış hevesleriniz depreşir kimi zaman ve hep çocuk kalan benliğiniz
fısıldayıverir kulağınıza, "Hadi canıım, sanki sen binince kırılacak değil
ya bu bisiklet..." ya da çocuk parkının önünden geçerken," Bak işte
etrafta kimsecikler yok, bir kez şu salıncağa binsen kıyamet mi kopar sanki?"
deyiverir umarsızca. En sonunda uyarsınız
o çocuk kalan yanınıza ve bisiklete binip kırarsınız onu. Çocuğunuzun burnunu çeke çeke ağlaması bir yana, geçmişte bir bisiklet
sahibi olamamışlığın acısı hâlâ yerinde durmaktadır. Dünyası
ne kadar geniş, kanaati ne büyüktür çocuğun. Gün olur, hiç olmayacak bir şeyi
oldurmak ister; amansızca, insafsızca ağlar durur da çaresiz kalırsınız, eliniz
ayağınıza dolaşır telaşınızdan. En sonunda bir de bakarsınız ki, ya yanından
geçen bir baloncunun sesiyle ve renkli balonların seyriyle ya da bir bonbon şekeriyle avunuvermiş. Sizin
tahayyül edemediğimiz iklimlerde, bilmediğimiz ufuklarda gezinir minicik yürekleri.
Kocaman korkular düşer içlerine. Kabuslar görürler, annesiz ve babasız
kaldıklarına dair. Bazan da Masal anlatırsınız daha üç yaşındaki oğlunuza, belki
kızınıza. Bir de bakarsınız ki masalın sonu onun çağrışımlarıyla bitmiş.
Alması gereken dersi almış ya da küçücük kafasında ve kocaman beyninde masalı
bitmesi gerektiği gibi bitirmiş de o size bir mesaj veriyor. Apışır kalırsınız
işte o zaman, onun düşünce dünyasının berraklığı ve zenginliği karşısında. Zordur
çocukları anlamak. Biz büyükler, zaman zaman çocuk kitapları yazarak ya da
çocuklarımızla birlikte masal kitapları okuyarak onların dünyasına girmeye
çalışırız. Merhum Cahit Zarifoğlu da çocuklar için şiirler ve öyküler yazmış
biri. İbrahim Sadri'nin onunla 1986 yılında "Selam Gazetesi" için yaptığı
bir röportajda sorduğu, "Neden çocuklar için yazmayı seçtiniz?" sorusuna;
"Çocuklara yazmanın, yazmak dediğimiz dehşetli olayı kolaylaştıran bir yanı
var. Acılarını azaltıyor, yazar kendini biraz daha rahat hisssediyor. Çocukların
sâfiyeti ve günahsızlıklarından gelen rahatlık bu. Belki de büyüklerin
çekişmelerle dolu dünyasından bir kaçış. Sonra çocukların eleştirilerine daha
rahat katlanabilirsiniz. Sözü dönüp dolaştırmazlar. Bir kaç cümle söylerler.
Beğendim veya beğenmedim derler. Olağanüstüleri hemen kabul ederler. Buna rağmen
mantık kopukluklarını hemen farkederler." şeklinde cevap veren Zarifoğlu'nun,
"acılarını azaltıyor" ifadesi her
zaman çok hoşuma gitmiştir. Çünkü onun hep çocuklarla ve istikballe ilgili
kaygıları, omuzlarından hiç atmadığı, atamadığı sorumlulukları olmuştur. Bu
sorumluluk duygusunda bir hayat tarzının akisleri kendini hissettir ve şiirlerine,
öykülerine konu olur. Bu bir ideoloji ya da bir fikrin enpozesi olmaktan öte Rasim
Özdenören'in tabiriyle "dünyaya müslümanca bakış"ın bir sonucu ve
yansımasıdır. Onun eserlerinde İslam ve İslam'a ait motifler bir malzeme olarak
değil; bilhassa bir hayat tarzı olarak karşımıza çıkar. Bu düşüncesini kendisi
şöyle ifade eder: " Sanatkârın çağının insanı olması ile, sanatı bir
takım ideolojilere alet etmeyi birbirine karıştırmamalı".Şavaşlara karşı
çıkar çocuklar adına ve gelişen teknolojiyle birlikte canavarlaşan, vampirleşen
insanın en çok zarar verdiği kitle olan çocukların minik yürekleri ile onun yüreği
hep aynı acıları paylaşır. O
çocuk kitapları yazmak konusunda ne bir tüccar tamahıyla hareket eder ve ne de
"laf olsun torba dolsun" nev'inden tekerlemevâri boş sözlerle çocukların
körpe zihinlerini oyalar. Onun yapacağı çok işi ve sırtlanacağı çok ağır
yükleri vardır. Kendi yükünü ve sorumluluğunu kimseye yüklemeye kalkışmaz.
Çocukları önemser ve onlar için yazılıp çizilen her şeyin onlara birşeyler
kazandırması gerçeğinden hareketle öğretisini oluşturur. Cahit
Zarifoğlu kendi çocukluğundan bahsederken okulda ve sokakta kendilerine işlenen bir
aşağılık duygusundan yakınır. Yeni Devir gazetesinden Mahmut Kılıç'ın onunla
yaptığı bir söyleşide şöyle der: "Aşağılık duygusu, yani durmadan
özenilen ve gerek politikacılarımızın, devlet adamlarımızın ağzıyla, gerekse
öğretmenlerimizin ağzıyla ve gerekse basınımızın ağzıyla ve gerekse sinema
filimlerimizin ağzıyla durmadan özendirildiğimiz Avrupalı insan... Amerikalı
insan... Onların karşısında sürekli olarak aşağılanıyorduk. Ve aşağılana
aşağılana hepimizde o kompleks oluşuyordu. Yani insanlarımız yavrularını daha
minicikkken ruhen batılı insanların
kölesi haline getiriyorlardı. Buna taa o yaşta gizli bir bilinçle karşı
koymaktaydım. Bir şey depreşiyordu. Ve o yaşlarda oturup bunu anlatmaya imkan yoktu.
Böyle bir şeyin ne kelimelerini biliyorduk ne de oluşumunu... Farkında bile değildik.
Ama o ruhla büyüyen insanlar bir gün geliyor, öğretmen, milletvekili, genel müdür,
başbakan, akla gelebilecek tüm mesleklere sahip oluyorlar. Ve işe başlarken daha
peşinen kaybetmiş olarak başlıyorlardı.” Bu
muntazam teşhisini takiben kendince millî manevî değerleri ihtiva eden öğretiler
oluşturmanın sorumluluğu ve yeni nesli bu
kompleksin ezikliğinden kurtarmak düşüncesiyle çocuklara hitabeden şiirler ve
öyküler yazmaya başlar. Bunları okuyan ve tanıma imkanı bulan çocuklar bunlarla
donanırlar. Ancak ona göre kendi çabaları yetmez . Yazıp çizebilen herkes bu
kompleksin panzehirini oluşturmakla yükümlü hissetmelidir kendini. Bu yüzden
tanıdığı bütün şair ve yazarlara çocuklar için yazmalarını tavsiye eder.
Gayretleri sonuçsuz değildir elbette ama ne yazık ki ne ömrü bu kompleksi yenmeye
yetmiştir ne de kendisinden sonrası için beklediği müsbet gelişme bu gün vuku bulmuştur. Geçtiğmiz Ramazan
ayında Sivas'ta bir yerel televizyon, "Deli Dumrul" hikâyesini ve Hay bin
Yakzan'ın hikayesini çizgi film halinde yayınlamıştı. Bu Cahit Zarifoğlu'nun
arzularına uygun bir gelişmeydi belki. Kimbilir belki de seyredebilseydi çok sevecekti.
Kendi adıma ben sevmiştim. Çok da güzel bulmuştum.
Çocukları seyrettim onlar çizgi filmi seyrederken.
O kadar ilgi ve merakla seyrediyorlardı ve o kadar hoşlanmışlardı ki içim; kendi millî ve dinî hazinelerinin farkında
olmayan milletimiz adına bir kez daha kanla doldu. Nasıl dolmasın ki? Kendini
"pokemon" zannederek balkondan atlayan çocuk, bizim çocuğumuz değil mi?
Cüneyt Arkın'ı seyrederken kırk kusur yazan zekâmız, Battal Gazi'yi reddeder de;
çocuklarımızın ulaşılmazı ya da kahramanı Silvester Stallone ya da Herkül
olurken, o filmlerin mantık dışılıklarının hiç mi
farkına varmaz. Yahut da “bunlar ne kadar eğitsel, ne derecede
inandırıcıdır?” sorusuna neden cevap aramaz. İşte ben Cahit Zarifoğlu'nda bunun
arayışını, yani millî manevî değerlerin çocuklarımıza verilebilmesi kaygısını
ve çabasını gördüm. O hiç uzaklaşmadı çocuğun dünyasından ve hiç bırakmadı
kendi çocuk yanının elini. Gönlünce uçarılıklar yaptı. Otostopla Avrupa'yı
dolaştı. Sırf kayıkla gezmeyi sevdiği için bir yaz boyunca bir kayıkçıya
çıraklık etti. Zaman zaman isimsizce dolaştı insanlar arasında, herkes bir başka
isimle tanıdı onu. Sade, ama yürekli dostlar edindi. Hep
allegoriler, semboller vardır onun yazdıklarında. Serçekuş adlı öyküsünü
okuduğumda kelimelerin çıplak ifadelerinden öte çağrşımlara ve öğretilere önem
verdiğini gördüm. Mustafa Ruhi Şirin, Serçekuş için "bir şairin kelime
oyunu" der. Şirin'e göre bu tarifi Zarifoğlu kendisi de kabul etmiştir. Serçekuş,
küçük bir serçenin günlük yaşantısı etrafında şekillenmiştir. Yazar hikâyeyi
adeta doğu klasikleri formunda bir çerçeve hikâye zeminine oturtmuş, yer yer ve
başlıksız olarak da Kocabağ adındaki köyde yaşayan insanları, onların adetlerini,
yaşayış tarzlarını ve inançlarını küçük pasajlar halinde hikâyeleştirerek
okuyucuya sunmuştur. Yazar küçük hikâyeleri aralara yöneltirken diğer yandan köyü
ve köylülerin hayatını anlatmaya başlar. Bir başka yerde avcılardan bahseder,
onları tek tek tasvir etikten sonra, "Acaba Serçekuş'la macerası olan avcı bu
mu?" diyerek okuyucuya Serçekuş'u tekrar hatırlatır. Öykünün
dili müşahit anlatıcının bakış açısıyla oluşturulmuştur. Yazar, zaman zaman da
araya girer, sorular sorar, mantık yürütür, fikir beyan eder. " Dedik,
saymıştık, söyleyelim, göz atalım." gibi ifadelerle birinci çokluk şahsı ön
plana çıkarır: "Beş
avcı dedik, oysa on tane saymıştık. Demek oluyor ki serüvenimizin avcısı bu
beşincisi. Yoksa neden boş yere gözümüzden kaçmış olsun? Kendisini yakından
görüp tanımadığımız, yüzünü, kaşlarını, gözlerinin ve ağzının ifadelerini
bilemediğimiz bir beşinci bu. Kimbilir nasıl biri? İri mi? Acımasız mı? Ya önüne
geleni öldürmekten zevk alıyorsa. Hatta bazan arkadaşları bile ondan korkuyorsa.” Bu
öykü de yine Zarifoğlu'nun diğer öyküleri gibi Rasim Özdenören'in deyimiyle
"dünyaya müslümanca bakış açısı"nın tezahürüdür. Serçekuş'un
bir gelincik tarlasının içinde küçük bir yuvası vardır ve hikâyemiz gelincik
tarlasına güneşin doğuşunun tasviriyle başlar. Yazarın eserlerinin genelinde
olduğu gibi bu hikâyesinde de tabiat tasvirleri ve tabiata ait unsurlar geniş yer tutar
ve üslûbu zenginleştirir. Bu tasvirler usta bir gözlemin son derece ayrıntılı fakat
sıkıcı olmayan ifadeleridir: "Şehirlerden
çok uzaklarda bir gelincik tarlası sabanın ilk ışıklarını karşılamaya
hazırlanıyor. Güneş tam doğacakken çıkan hafif bir esintiye kadar, incecik otlar
bile hiç kımıldamadan beklerler. Güneş sanki görülen bir şey değil de duyulan bir
şeymiş gibi etrafı dinlerler." Sonra
Serçekuş'un uyku mahmurluğundan bahisle ince mesajlar verilerek adeta sezgi yoluyla
çocuklara erken kalkmanın faydaları kavratılır. Bütün güzellikler gün doğarken
ortaya çıkmaktadır, el değmemiş ve bâkirdir. Ancak uykuyu bırakınca, ve her şey
baş tarafı dinlenmemiş bir masala dönüşür. Artık güzelliği idrak etmek
zorlaşır. "Böylece
tekrar yatabilir. Ama o zaman güneş doğacak, yiyecekler ısınmış ve ekşimiş
olacak; çiğ taneleri bozulmuş, dallar karışmış, diğer serçeler, hatta
kurbağalar, toprağı süren inekler hatta hatta karıncalar, çalışıp yorulmuş bile
olacak. Güneş
doğmuş olacak Yiyecekler
ısınmış olacak Çiğ
taneleri eriyip bozulmuş olacak Kurbağalar
ve hatta hatta karıncalar Çalışıp
da yorulmuş olacak...” Tasvirlerin
arkasına nimetleri gizler yazar. Hani şu, insanların her gün faydalanıp da
farkedemediği ve hatta nimet-i küfrân içinde oldukları nimetler... Çocukların
kıvrak zekâları ve ince sezgileri her ne
kadar büyükler farkedemese de bu mesajları hemen kavrar. Bunlar bazan Kur'an ayetlerini
hatırlatır. "Allah
onları güzelce uyuttu ve güzelce uyandırdı." Bu cümle sanki Ashâb-ı Kehf'in
hikâyesinin anlatıldığı Kehf sûresinin 19. ayetini; "Yeryüzünü geniş bir
sofra gibi önlerine açtı"cümlesi ise, Hicr sûresinin 19-20. ayetlerini
hatırlatır. Bazan
da o kadar sıradan, ama ancak kaybedildiği zaman kıymeti anlaşılan nimetler
sergilenir çocuk dikkatinin gözlerine. Zarifoğlu'na göre bunlar, Tanrı'nın
bağışladığı izinlerdir kullarına. "Yemek
içmek Sevinmek
ve gülümsemek. Ok
atmak güreşmek Evlenmek Yürümek Oturmak
uyumak çalışmak Ve daha milyonlarca izin..." Peki
ya hangimiz şükretmeyi öğretiyoruz çocuklarımıza? Zarifoğlu ise, bir şeyleri
farkettirmenin kaygısında. İzinleri
kastederek "Hepsi ne kadar da çok. Allah ne kadar da cömert." diyor,
Serçekuş'un diliyle. Evet hemen aklıma şu soru geliyor: Nesilleri doyumsuzlaştıran
ve âsileştiren bu şükürsüzlük hastalığının ne büyük bir belâ olduğunu
bizler farketsek çocuklarımız bunca duyarsız olur muydu acaba? Bütün
kâinat uyanır seherle birlikte tıpkı Serçekuş gibi, tıpkı bizim uyanmamız
gerektiği gibi. Sincaplar, ördekler, tavşanlar ve hatta karıncalar... Kartallara
tebelleş olan uyku Serçekuş'unkinden daha iri mi iridir. Kartallar ise haşindir.
Uykuyu, üzerlerinden atmak için kayalara çarparlar. Ama yine uyku her akşam korka
korka sokulur kartalın yanına ve yine korka korka kocaman göz kapaklarına oturur. Bu
öyküde kartal Serçekuş'un erişilmezidir ve kudretin sembolüdür. Tıpkı insanın
erişilmezi gibi yüceltir de yüceltir Serçekuş onu gözünde: "Bir
kartal kimbilir nasıl yüksek bir hayatı yaşıyor. Nasıl
gururlu ve ağır. Hiç
kimse onların süyüklerde, avlularda, zibiliklerde evlere yakın harman yerlerinde
dolaştığına şahit olmuyor. Bir kere az konup az kalkıyorlar. Tıpkı az konuşup öz
konuşan bazı insan yaratıklar gibi.” Yazar,
sözü Serçekuş'tan alır ve kartalı insanla özdeşleştirir. Bunu Kocabağ köyünde yaşayan bir ihtiyarın diliyle
yapar. Adeta "Breh, koca kartal insan." hitabıyla insanoğluna
"Bülbülün çektiği dilinin belasıdır." atasözünü hatırlatırcasına az
ve öz konuşmayı, söz bilerek konuşmayı öğütler. Çünkü ona göre bilmeden
konuşmak az dahi olsa çok ve gereksiz konuşmaktır. Köydeki
gölü tasvir ederken yazar adeta çocuklara tabiat dersi veren bir öğretmen gibidir.
Gölde yaşayan canlılarla insan davranışlarını özdeşleştirir ve bunun bir tabiat
kanunu olduğunu sezdirmeye çalışır: "Ağaçlar hangi saatte kalkıp gıdalanırlar? Karıncalar
hayatlarının ilk ve son gününü yaşıyormuş gibi çalışıyorlar. Sanki
birazdan her yanı tufan götürecek ve yuvalarına taşımak için bir şey
bulamayacaklar. .......... Balıklar
sürüler halinde yemlenmeye çıkmışlar ve büyük balık sürülerinin açık
ağızlarına doğru yüzdüklerini nice sonra farkediyor, kaçmak için çark ediyor, bir
süre sonra geriye ne kadar kalabilmişlerse, o mevcutla toplanıp yine bir arada
kendilerinden küçük sürülerin yolunu gözlüyorlar. ........... Kartallar
yüksek kayaların üzerinde sessiz ve
temkinli" Karıncaların
hayatlarını anlatırken verdiği örnekle yazar, "Bugün ölecekmiş gibi ahiret
için, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışınız" hadis-i şerifini
hatırlatarak çocuklara en güzel öğretiyi ince bir çağrışımla işlemeye
çalışmaktadır. Güneşi
Serrçekuş'un gözüyle seyreder ve bu lûtfu çocuk gözünde somutlaştırır: "Yatık
yatık doğup batmaya başladığı zamanlar ağaçlar yapraklarını döküyor, toprak
üşüyor, beyaz karlar, üşütücü rüzgarlar, dondurucu ayazlar dünyaya
çörekleniyor, ama dik dik doğup batmaya başladığı zamanlar ağaçlar küçük
tomurcuklardan başlayarak yapraklar çiçekler açıyor, meyveler veriyor, her şey
ölümden kalkar gibi dirilmeye başlıyor ve kuşlar da insanlar da adeta
'sokaklara'dökülüyor ve cıvıldaşıp kaynaşıyorlardı." Buradan
hareketle bunları yaratana ulaştırmaya çalışır çocuğun muhayyilesini: "Onu
düşünmek gerek O
ancak eserlerine bakarak yaşanabilir. .......... Sakın güneş de, kendisi gibi akıl yürütebilen, dünyayı ve belki başka yoprakları da kanatlarının arasında besleyip duran büyük bir kuş olmasın. O
zaman bu büyük kuşun tepesinde de başka daha büyük bir kuş daha olmalı." Sonra
gölde ava çıkan beş avcı tasvir edilir. "Avcılar bunlar. Korkunç insanlar mı
yoo hayır."ifadesiyle bir tabii dengenin, bir genelgeçer kuralın işareti verilir.
Onlar da sıradan insandır. Yüzü, gözü, saçı, burnu ve hatta duyguları diğer
insanlarla hep aynıdır. Avcılardan birinden bahsederken bir patolojiden bahseder: "Diğer bir avcının bıyıkları bile yok.
Yüzünün bir yanı gözünün hemen altından başlayarak dudağının üstünden sağ
çenesinin altına kadar iri bir yanık izi ile kaplı..." Noksanlık
karşısında insanoğlunun ne kadar zalim olabileceğini çok iyi bilen Zarifoğlu,
diğer avcılara örnek bir davranış biçimi yükleyerek çocuklara böyle bir durum
karşısında ne yapmaları ve nasıl davranmaları gerektiğini çok güzel ve çarpıcı
bir biçimde öğretir: "Fakat
arkadaşları onunla ne kadar rahatlar. Arkadaş
olmuşlar. Birlikte ava çıkıp saatlerce, bazen günlerce birlikte olabiliyor,
karşılıklı yemek yiyor, konuşuyor ve hatta şakalaşabiliyorlar. Ve belki de ona
yıllardan beri yüzüyle ilgili tek cümle de söylemiş değiller. Bu konuda yapılacak
bir hatayı affetmeyeceği belli.” Zaman
zaman kültür ve dil motifleri insan manzaralarıyla birlikte karşımıza çıkar. Gün
doğmadan namaza giden erkeklerden bahsedilir. Sakatlar ve son derece yaşlılar ve bir de
kadınlar dışında herkes sabah namazı için namaza koşar. Sonra sac ayağının
üstünde pişen tarhanadan, kalaylı bakır kaplardan, bakırın yemeğe kattığı
lezzetten... Yaşlılara saygı ve aile sevgisi köy halkının davranışlarında sembolleştirilmiştir. Kocabağ'ın gençleri bir gün kendilerinin de yaşlanacağını gözden uzak tutmayan gençlerdir. Hatasız değillerdir ama hatalarından dolayı pişmanlık duymayı ve utanmayı da bilirler. Büyüklerse bir o kadar merhametli... Yine
kutlu sözler gizler davranışların arkasına Zarifoğlu. Onun Serçekuş 'unda ailenin
babası bir şefkat ve merhamet sembolüdür: "Çorbasını
içti. Çocuklarına sıcak gözlerle baktı. Karısına
güzel sözler söyledi. Desturla çıkıp çalışmaya gitti. Ve bütün
gün üzerine rahmet yağdı." Babalar
helâl kazanır . Çocuklar helâl lokma yerler. Ekmeğe saygı duyar, dikkatle böler,
yere düşen kırıntılara avuçlarını açarlar. Herkes kendi önünden yer. Sofra
kalkmadan bereket için dualar edilir. Misafirler ağırlanır, serin ve temiz yataklarda
dinlendirilir. Evlâda
bel bağlamak ya da dünyaya ya da
sevgiliye, hepsi boştur. Çünkü insan
yalnız doğduğu gibi, yalnız ölür. Yalnız uyur küçük ölümü. İşte Zarifoğlu,
hayatın en zalim yanı gibi görünen ölüme de çocukları böylesine gerçekçi fakat
sert olmayan bir üslûb ile hazırlar: "Yan
yana uyunsa bile kimse bir başkasının uykusunu bölüşemiyor. Kimse bir başkasının
uykusunu uyuyamıyor. Herkesin kendine ait bir uykusu var. Onu uyumazsa bir başkası onu
uyuyamaz veya alıp götüremez. Uyunmamış bir uyku zaten uyku değil. Hiç olmadı.
Ancak uyununca bir uyku, uyku olabiliyor. Serçekuş
bu söyledikleriyle yalnızlığın nasıl kaçınılmaz olduğunu anlatmıyorsa eğer
kimbilir neyi anlatmayı çalışıyor?" Sonunda
Serçekuş 'la karşılaşacak olan avcıyı ve onun ailesini anlatır yazar. Karısı
bütün avcı eşleri gibi hiç hoşnut değildir bu av işinden. Kocasının zamanını
ve parasını ava harcamasını, ailesini ihmal etmesini hoş karşılamaz. Ama kocası
onu dinlemez ve hep ava çıkar. Avcıların
av için göle gelmeleriyle birlikte Zarifoğlu'nun av ve avcılıkla ilgili gözlemleri
ortaya çıkar. Bu gözlemler ve bunlara bağlı tasvirler öylesine canlıdır ki,
okuyucu üzerinde yazarın bildiği bir ortam ve yaşadığı bir hayatın tecrübelerini
anlattığı izlenimini uyandırır. Yazar
bir yandan kazâra avcıların birbirini vurma bilmeyen hırslarını, bunlardan
gördükleri ve görebilecekleri zararları anlatır. Birçok insan dizginleyemediği
arzuların kurbanı ve bazıları da bu kurbanların mağduru değil midir zaten? Zarifoğlu
artık avcı ile Serçekuş 'u karşılaştırır. Serçekuş farkında olmadan gelip
konuvermiştir avcının namlusunun önüne. Farkına vardığında ise artık çok
geçtir. Avcı onu görmüştür. Serçekuş
kendisinin küçük bir kuş olduğunu ve vurmaya değmeyeceğini söyler. Avcı ise,
"Av Avdır " der. "Değer mi değmez mi değil..." Böylece konuşmaya başlarlar. Bir ara adeta
ölüme ve avcıya meydan okurcasına daha da yaklaşır namluya Serçekuş. O anda
cesaretin ölüm korkusunu yendiğini hisseder: "Köyü,
gelincik tarlasını, yuvasını, gölü, fundalıkları, sabahların çiğli serin
meyvelerini düşündü. Bunlar,
bütün bunlar yok muydu. Varlarsa
nasıl oluyor da onu terkediyorlardı. Bütün oluşların içinde bir yeri,
başkalarının onsuz yapamayacağı bir yerciği yok muydu. Kendisiz nasıl devam
edecekti her şey. Acaba öldükten sonra da bunlar var olmaya devam edecek miydi. "
İster misin" dedi, bütün herşey
benimle birlikte var olsun ve ben yok olunca onlar da yok olsun. Her şeyin yalnızca
benim için yaratılmış olması mümkün mü. Benim minik hayatımın dekoru bunlar.
Erişemediğim uzaklıklar, varlıklarından habersiz olduklarım. Tümü. Hayır hayır öleceğim. Ve hepsi acımasızca
ve ben hiç olmamışım gibi yaşamaya devam edecekler" Birdenbire
aklına bir fikir gelir Serçekuş 'un ve avcıya, "Benim canıma kıyma birgün ben
de senin hayatını kurtarırım" der. Avcı
kızar, küçücük bir serçenin nasıl olup da ve ne cüretle kendisi gibi kocaman bir
avcının hayatını kurtarmaktan bahsedebildiğine şaşırır. Serçekuş devam eder: “Sıkışık
bir an, nasıl desem, avlanırken, gölün sazlıklarından epeyce ileride, çamura, o
dibe çeken balçıklı çamura saplanıp umutsuzlukla çırpınmaya başladığın zaman
ve Azrail tatlı canını almak üzere tepene dikildiğinde, bütün umutların
bittiğinde, çocuklarına kara haberin gitmek üzere, onlar saçlarını yolup
tırnaklarını yanaklarına geçirmek üzere, işte tam böyle bir zamanın en yakın
arafesinde, çenene kadar yutulmuşken kara balçığın içine, o anda ben
çıkagelsem" Avcı
sinirlenir, serçeyi yakalar, avuçlarının içine alır, Serçekuş 'un minik yüreği
yerinden fırlayacakmış gibi çarpmaktadır. Avcıya kendisini küçümsememesini,
tüfeğinin tetiğinin de küçük olduğunu ama ateş edince bir mandayı
devirebileceğini söyler. En sonunda da avcıdan kurtulur. Bir
kaç hafta sonra yine ava çıkan avcı, tıpkı Serçekuş 'un dediği gibi bir
bataklığa saplanır. Oysa ölümün kendisinden fersah fersah uzakta olduğunu
düşünmekteydi o vakte dek. Hayatından ümidini kestiği anda Serçekuş gelir. Bir
ağaca sardığı bir ipin ucunu avcıya uzatır ve avcı ipe asılarak bataklıktan
çıkar, kurtulur. Yazar,
öykünün sonunu avcının bir vicdan muhasebesiymiş gibi bağlar. Avcı'nın av için
koştururken bir dinlenme sırasında kendi kendine yaptığı bir özeleştiri olarak
okuyucuya aktarır. Yani aslında Serçekuş avcının vicdanıdır. Böylece çocuklar
beklemedikleri bir sürprizle karşılaşmış olurlar. Belki
Serçekuş bir hayâldi ya da avcının vicdanın sesiydi, bilemeyiz. Fakat bildiğim bir
şey varsa o da Cahit Zarifoğlu 'nun öyküsünün
hem büyüklere hem de çocuklara çok şey kazandırdığıdır. Onun anısına ve
isteği doğrultusunda ("çocuklar için yazmak")
küçücük bir öyküyle, bir Yusufcuk kuşunun kara gözlerinden damlayan
billur tanelerini Zarifoğlu'na, gerçekte yaşanmış olan bu öyküyü ise okuyucuya
armağan ediyorum: YUSUFCUK!
YUSUFCUK! Genç
kadın, yorganın dışında kalan ayaklarının üşümesinden kaynaklanan bir
ürpertiyle gözlerini açtı. Soba akşamdan sönmüştü sanki, içerisi çok soğuktu.
Üç yaşındaki oğlu Yusuf'u düşündü. " Ben bu kadar üşüdümse, o
donmuştur." dedi kendi Kalktı,
terliklerini ayağına geçirdi, odanın öbür ucuna doğru ilerledi. Mevsimin kış
olması ve evin sobalı olması nedeniyle Yusuf'u kendileriyle aynı odada yatırmak
zorundaydı. Çocuğun karyolasına yaklaştı, onu yavaşça kucakladı. Uyandırmak
istemiyordu, maksadı koynuna alıp birazcık ısıtmak, sonra da kalkıp sobayı
yakmaktı. Fakat Yusufcuk uyanmıştı bile ve o kocaman, kara kara gözleriyle annesine
bakıp gülümsüyordu. Elif onu yatağa koydu, yanına uzandı ve onun minicik
ayaklarını kendine doğru çekerek oğluna sarıldı. Üşüdün
mü birtanem? Yusuf
bu sorunun cevabını annesine iyice sokularak verdi ve sonra, "anne bana masal
anlatsana" dedi. Anlaşılan yine babasını özlemişti. Babası, iş için şehir
dışına gitmişti ve dönmesine daha bir hafta vardı. Ancak Yusuf o gideli beri,
yaklâşık on gündür çok hırçınlaşmıştı. Gece gündüz ilgi istiyor, olur olmaz
ağlıyordu. Bazen annesine şarkı söyletiyor, bazen masal anlattırıyor, hatta bazen
tıpkı babasına yaptığı gibi onun da at olmasını istiyor sırtına çıkıyordu.
Elif çaresiz, masala razı oldu. "Bir
varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber
iken köyün birinde Yusuf adında bir çocuk yaşarmış. Yusuf'un bir annesi, bir
babası ve bir de büyükbabası varmış. Hep birlikte mutlu bir şekilde yaşar
giderlermiş. Birgün Yusuf'un annesi banyo yapıyormuş. Köylerde banyo olmadığı
için odanın bir köşesindeki "cağlık" adı verilen bölmede
yıkanırlarmış hep. İşte Yusuf'un annesi bu köşede yıkanırken kapı açılmış
ve kazara içeriye kayınpederi girmiş. Yusuf'un dedesi hemen dışarı çıkmış ama
annesi çok utanmış ve "Keşke bir kuş olup uçsaydım" demiş. Bunun
üzerine Allah duasını kabul etmiş ve Yusuf'un annesi kuş olup uçmuş. Kuş olduğu
sırada saçlarını tarıyormuş. Bu yüzden Yusufcuk kuşlarının ibikleri hep taraklı
gibi olurmuş. İşte
Yusuf'un annesi kuş olmuş olmasına ama oğlundan ayrıldığı için onu hep çok
özlermiş. Her sabah evlerinin penceresine gelir, oğlunu görmek için pencereden bakar,
"Yusufcuk! Yusufcuk!" diye ötermiş. İşte o zamandan bu yana o ibiği
taraklı kuşun adı "Ya işte böyle benim Yusufcuk kuşum " dedi Yusuf'un
annesi ve birden midesinin bulandığını hissetti. Kalkmaya çalıştı, olmuyordu.
Gözleri karardı, sendeledi. Tekrar yatağın kenarına ilişti. Ama zorla da olsa
kalkmalıydı. Çünkü oda çok soğuktu, sobayı yakması gerekiyordu. Yusuf'un korkulu
gözlerle kendisine baktığını farketti. Yavaşça yataktan sıyrıldı, duvardan
tutunarak banyoya ulaştı ve çıkarmaya başladı. Kusmaktan içi dışına
çıkmıştı sanki. Elini yüzünü yıkadı yine duvardan tutunarak telefona ulaştı.
Kardeşini aradı ve hasta olduğunu, Yusuf'la ilgilenemediğini söyledi. Yanına
gelmesini istedi. Sonra yavaşça yine Yusuf'un yanına sokuldu. Çocuk korkmuş, soran
gözlerle annesine bakıyordu. "Anneciğim ne
olur ölme olur mu ?" dedi ağlayarak. Elif: "Nerden
çıkardın öleceğimi kara gözlüm, ben seni hiç bırakır mıyım?" dedi ve
saçlarını okşamaya başladı Yusuf'un. Ama artık Yusuf hıçkırmaya başlamıştı.
Bir yandan ağlıyor, bir yandan da: "Biliyorum
sen öleceksin, kuş olup uçacaksın, sonra pencereye gelip Yusufcuk! Yusufcuk! diye bana
sesleneceksin. Ama ben kuşların arasında seni tanıyamayacağım. Ne olur ölme
anneciğim, ne olur uçma!" Yusuf'un
kara, puslu gözlerinden ve uzun siyah kirpiklerinin arasından dökülen billur damlarlar
annesinin göğsünü ıslatıyordu. Elif, gözyaşlarına hakim olamıyor, bir yandan da
anlattığı masaldan dolayı çok büyük bir pişmanlık hissediyordu. Doğruldu Yusuf'u
kucağına aldı, gözyaşlarını elleriyle sildi ve: “Hayır tatlım, ben hasta değilim ve ölmeyeceğim ama biliyor musun yakında sana küçük bir kardeş gelecek" dedi. Yusuf'un gözleri bu defa heyecanla parladı. Yanaklarındaki gamzeler çukurlaştı, minik inci tanelerini andıran dişleriyle gülümsedi anneciğine. Sonra sıkıca sarıldı. Artık annesi uçmayacaktı...
|