Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Guest-1.gif (18440 bytes)

kozakoza.gif (32461 bytes)

Guest-1.gif (18440 bytes)

birsen akpınar

 

anasayfa.JPG (1504 bytes)

deneme.JPG (1413 bytes)

oyku.JPG (1291 bytes)

siir.JPG (1057 bytes)

inceleme.JPG (1518 bytes)

soylesi.JPG (1383 bytes)

bizler.JPG (1283 bytes)

irtibat.JPG (1316 bytes)

ziyaret.JPG (1882 bytes)

 


 

 

 

"Serçekuş" ve Yusufçuk

 

İnsan ne kadar büyürse büyüsün ki ben "büyümek" sözcüğünü bütün anlamlarıyla (yani bedenen gelişmek, aklen olgunlaşmak, rütbe ve makam sahibi olmak vs.) kastediyorum, hep çocuk kalan bir yanınız vardır. Bu tarafınızı çoğu zaman gizlemeye çalışırsınız başkalarından ama adı üstünde, çocuk tarafınız dedik ya işte... Uçarıdır ve olur olmaz zamanda çıkıverir ortaya. Kendinizce sıradan ve gerekli; ancak genel kabullerce sıradışı ve uygunsuz olan yöne doğru çekiştirir sizi eteğinizden. Uysanız bir türlüdür, uymasanız bir başka türlü. Yarım kalmış hevesleriniz depreşir kimi zaman ve hep çocuk kalan benliğiniz fısıldayıverir kulağınıza, "Hadi canıım, sanki sen binince kırılacak değil ya bu bisiklet..." ya da çocuk parkının önünden geçerken," Bak işte etrafta kimsecikler yok, bir kez şu salıncağa binsen kıyamet mi kopar sanki?" deyiverir  umarsızca. En sonunda uyarsınız o çocuk kalan yanınıza ve bisiklete binip kırarsınız onu.  Çocuğunuzun burnunu çeke çeke  ağlaması bir yana, geçmişte bir bisiklet sahibi olamamışlığın acısı hâlâ yerinde durmaktadır.

Dünyası ne kadar geniş, kanaati ne büyüktür çocuğun. Gün olur, hiç olmayacak bir şeyi oldurmak ister; amansızca, insafsızca ağlar durur da çaresiz kalırsınız, eliniz ayağınıza dolaşır telaşınızdan. En sonunda bir de bakarsınız ki, ya yanından geçen bir baloncunun sesiyle ve renkli balonların seyriyle ya da bir bonbon  şekeriyle avunuvermiş.

Sizin tahayyül edemediğimiz iklimlerde, bilmediğimiz ufuklarda gezinir minicik yürekleri. Kocaman korkular düşer içlerine. Kabuslar görürler, annesiz ve babasız kaldıklarına dair. Bazan da Masal anlatırsınız daha üç yaşındaki oğlunuza, belki kızınıza. Bir de bakarsınız ki masalın sonu onun çağrışımlarıyla bitmiş. Alması gereken dersi almış ya da küçücük kafasında ve kocaman beyninde masalı bitmesi gerektiği gibi bitirmiş de o size bir mesaj veriyor. Apışır kalırsınız işte o zaman, onun düşünce dünyasının berraklığı ve zenginliği karşısında.

Zordur çocukları anlamak. Biz büyükler, zaman zaman çocuk kitapları yazarak ya da çocuklarımızla birlikte masal kitapları okuyarak onların dünyasına girmeye çalışırız. Merhum Cahit Zarifoğlu da çocuklar için şiirler ve öyküler yazmış biri. İbrahim Sadri'nin onunla 1986 yılında "Selam Gazetesi" için yaptığı bir röportajda sorduğu, "Neden çocuklar için yazmayı seçtiniz?" sorusuna; "Çocuklara yazmanın, yazmak dediğimiz dehşetli olayı kolaylaştıran bir yanı var. Acılarını azaltıyor, yazar kendini biraz daha rahat hisssediyor. Çocukların sâfiyeti ve günahsızlıklarından gelen rahatlık bu. Belki de büyüklerin çekişmelerle dolu dünyasından bir kaçış. Sonra çocukların eleştirilerine daha rahat katlanabilirsiniz. Sözü dönüp dolaştırmazlar. Bir kaç cümle söylerler. Beğendim veya beğenmedim derler. Olağanüstüleri hemen kabul ederler. Buna rağmen mantık kopukluklarını hemen farkederler." şeklinde cevap veren Zarifoğlu'nun, "acılarını azaltıyor" ifadesi  her zaman çok hoşuma gitmiştir. Çünkü onun hep çocuklarla ve istikballe ilgili kaygıları, omuzlarından hiç atmadığı, atamadığı sorumlulukları olmuştur. Bu sorumluluk duygusunda bir hayat tarzının akisleri kendini hissettir ve şiirlerine, öykülerine konu olur. Bu bir ideoloji ya da bir fikrin enpozesi olmaktan öte Rasim Özdenören'in tabiriyle "dünyaya müslümanca bakış"ın bir sonucu ve yansımasıdır. Onun eserlerinde İslam ve İslam'a ait motifler bir malzeme olarak değil; bilhassa bir hayat tarzı olarak karşımıza çıkar. Bu düşüncesini kendisi şöyle ifade eder: " Sanatkârın çağının insanı olması ile, sanatı bir takım ideolojilere alet etmeyi birbirine karıştırmamalı".Şavaşlara karşı çıkar çocuklar adına ve gelişen teknolojiyle birlikte canavarlaşan, vampirleşen insanın en çok zarar verdiği kitle olan çocukların minik yürekleri ile onun yüreği hep aynı acıları paylaşır.

O çocuk kitapları yazmak konusunda ne bir tüccar tamahıyla hareket eder ve ne de "laf olsun torba dolsun" nev'inden tekerlemevâri boş sözlerle çocukların körpe zihinlerini oyalar. Onun yapacağı çok işi ve sırtlanacağı çok ağır yükleri vardır. Kendi yükünü ve sorumluluğunu kimseye yüklemeye kalkışmaz. Çocukları önemser ve onlar için yazılıp çizilen her şeyin onlara birşeyler kazandırması gerçeğinden hareketle öğretisini oluşturur.

Cahit Zarifoğlu kendi çocukluğundan bahsederken okulda ve sokakta kendilerine işlenen bir aşağılık duygusundan yakınır. Yeni Devir gazetesinden Mahmut Kılıç'ın onunla yaptığı bir söyleşide şöyle der: "Aşağılık duygusu, yani durmadan özenilen ve gerek politikacılarımızın, devlet adamlarımızın ağzıyla, gerekse öğretmenlerimizin ağzıyla ve gerekse basınımızın ağzıyla ve gerekse sinema filimlerimizin ağzıyla durmadan özendirildiğimiz Avrupalı insan... Amerikalı insan... Onların karşısında sürekli olarak aşağılanıyorduk. Ve aşağılana aşağılana hepimizde o kompleks oluşuyordu. Yani insanlarımız yavrularını daha minicikkken  ruhen batılı insanların kölesi haline getiriyorlardı. Buna taa o yaşta gizli bir bilinçle karşı koymaktaydım. Bir şey depreşiyordu. Ve o yaşlarda oturup bunu anlatmaya imkan yoktu. Böyle bir şeyin ne kelimelerini biliyorduk ne de oluşumunu... Farkında bile değildik. Ama o ruhla büyüyen insanlar bir gün geliyor, öğretmen, milletvekili, genel müdür, başbakan, akla gelebilecek tüm mesleklere sahip oluyorlar. Ve işe başlarken daha peşinen kaybetmiş olarak başlıyorlardı.”

Bu muntazam teşhisini takiben kendince millî manevî değerleri ihtiva eden öğretiler oluşturmanın  sorumluluğu ve yeni nesli bu kompleksin ezikliğinden kurtarmak düşüncesiyle çocuklara hitabeden şiirler ve öyküler yazmaya başlar. Bunları okuyan ve tanıma imkanı bulan çocuklar bunlarla donanırlar. Ancak ona göre kendi çabaları yetmez . Yazıp çizebilen herkes bu kompleksin panzehirini oluşturmakla yükümlü hissetmelidir kendini. Bu yüzden tanıdığı bütün şair ve yazarlara çocuklar için yazmalarını tavsiye eder. Gayretleri sonuçsuz değildir elbette ama ne yazık ki ne ömrü bu kompleksi yenmeye yetmiştir ne de kendisinden sonrası için beklediği müsbet gelişme   bu gün vuku bulmuştur. Geçtiğmiz Ramazan ayında Sivas'ta bir yerel televizyon, "Deli Dumrul" hikâyesini ve Hay bin Yakzan'ın hikayesini çizgi film halinde yayınlamıştı. Bu Cahit Zarifoğlu'nun arzularına uygun bir gelişmeydi belki. Kimbilir belki de seyredebilseydi çok sevecekti. Kendi adıma  ben  sevmiştim. Çok da güzel bulmuştum. Çocukları seyrettim onlar çizgi filmi seyrederken.  O kadar ilgi ve merakla seyrediyorlardı ve o kadar hoşlanmışlardı ki içim;  kendi millî ve dinî hazinelerinin farkında olmayan milletimiz adına bir kez daha kanla doldu. Nasıl dolmasın ki? Kendini "pokemon" zannederek balkondan atlayan çocuk, bizim çocuğumuz değil mi? Cüneyt Arkın'ı seyrederken kırk kusur yazan zekâmız, Battal Gazi'yi reddeder de; çocuklarımızın ulaşılmazı ya da kahramanı Silvester Stallone ya da Herkül olurken, o filmlerin mantık dışılıklarının hiç mi  farkına varmaz. Yahut da “bunlar ne kadar eğitsel, ne derecede inandırıcıdır?” sorusuna neden cevap aramaz. İşte ben Cahit Zarifoğlu'nda bunun arayışını, yani millî manevî değerlerin çocuklarımıza verilebilmesi kaygısını ve çabasını gördüm. O hiç uzaklaşmadı çocuğun dünyasından ve hiç bırakmadı kendi çocuk yanının elini. Gönlünce uçarılıklar yaptı. Otostopla Avrupa'yı dolaştı. Sırf kayıkla gezmeyi sevdiği için bir yaz boyunca bir kayıkçıya çıraklık etti. Zaman zaman isimsizce dolaştı insanlar arasında, herkes bir başka isimle tanıdı onu. Sade, ama yürekli dostlar edindi.

Hep allegoriler, semboller vardır onun yazdıklarında. Serçekuş adlı öyküsünü okuduğumda kelimelerin çıplak ifadelerinden öte çağrşımlara ve öğretilere önem verdiğini gördüm. Mustafa Ruhi Şirin, Serçekuş için "bir şairin kelime oyunu" der. Şirin'e göre bu tarifi Zarifoğlu kendisi de kabul etmiştir.

Serçekuş, küçük bir serçenin günlük yaşantısı etrafında şekillenmiştir. Yazar hikâyeyi adeta doğu klasikleri formunda bir çerçeve hikâye zeminine oturtmuş, yer yer ve başlıksız olarak da Kocabağ adındaki köyde yaşayan insanları, onların adetlerini, yaşayış tarzlarını ve inançlarını küçük pasajlar halinde hikâyeleştirerek okuyucuya sunmuştur. Yazar küçük hikâyeleri aralara yöneltirken diğer yandan köyü ve köylülerin hayatını anlatmaya başlar. Bir başka yerde avcılardan bahseder, onları tek tek tasvir etikten sonra, "Acaba Serçekuş'la macerası olan avcı bu mu?" diyerek okuyucuya Serçekuş'u tekrar hatırlatır.

Öykünün dili müşahit anlatıcının bakış açısıyla oluşturulmuştur. Yazar, zaman zaman da araya girer, sorular sorar, mantık yürütür, fikir beyan eder. " Dedik, saymıştık, söyleyelim, göz atalım." gibi ifadelerle birinci çokluk şahsı ön plana çıkarır:

"Beş avcı dedik, oysa on tane saymıştık. Demek oluyor ki serüvenimizin avcısı bu beşincisi. Yoksa neden boş yere gözümüzden kaçmış olsun? Kendisini yakından görüp tanımadığımız, yüzünü, kaşlarını, gözlerinin ve ağzının ifadelerini bilemediğimiz bir beşinci bu. Kimbilir nasıl biri? İri mi? Acımasız mı? Ya önüne geleni öldürmekten zevk alıyorsa. Hatta bazan arkadaşları bile ondan korkuyorsa.”

Bu öykü de yine Zarifoğlu'nun diğer öyküleri gibi Rasim Özdenören'in deyimiyle "dünyaya müslümanca bakış açısı"nın tezahürüdür.

Serçekuş'un bir gelincik tarlasının içinde küçük bir yuvası vardır ve hikâyemiz gelincik tarlasına güneşin doğuşunun tasviriyle başlar. Yazarın eserlerinin genelinde olduğu gibi bu hikâyesinde de tabiat tasvirleri ve tabiata ait unsurlar geniş yer tutar ve üslûbu zenginleştirir. Bu tasvirler usta bir gözlemin son derece ayrıntılı fakat sıkıcı olmayan ifadeleridir:

"Şehirlerden çok uzaklarda bir gelincik tarlası sabanın ilk ışıklarını karşılamaya hazırlanıyor. Güneş tam doğacakken çıkan hafif bir esintiye kadar, incecik otlar bile hiç kımıldamadan beklerler. Güneş sanki görülen bir şey değil de duyulan bir şeymiş gibi  etrafı dinlerler."

Sonra Serçekuş'un uyku mahmurluğundan bahisle ince mesajlar verilerek adeta sezgi yoluyla çocuklara erken kalkmanın faydaları kavratılır. Bütün güzellikler gün doğarken ortaya çıkmaktadır, el değmemiş ve bâkirdir. Ancak uykuyu bırakınca, ve her şey baş tarafı dinlenmemiş bir masala dönüşür. Artık güzelliği idrak etmek zorlaşır. 

"Böylece tekrar yatabilir. Ama o zaman güneş doğacak, yiyecekler ısınmış ve ekşimiş olacak; çiğ taneleri bozulmuş, dallar karışmış, diğer serçeler, hatta kurbağalar, toprağı süren inekler hatta hatta karıncalar, çalışıp yorulmuş bile olacak.

Güneş doğmuş olacak

Yiyecekler ısınmış olacak

Çiğ taneleri eriyip bozulmuş olacak

Kurbağalar ve hatta hatta karıncalar

Çalışıp da yorulmuş olacak...”

Tasvirlerin arkasına nimetleri gizler yazar. Hani şu, insanların her gün faydalanıp da farkedemediği ve hatta nimet-i küfrân içinde oldukları nimetler... Çocukların kıvrak zekâları ve ince sezgileri  her ne kadar büyükler farkedemese de bu mesajları hemen kavrar. Bunlar bazan Kur'an ayetlerini hatırlatır.

"Allah onları güzelce uyuttu ve güzelce uyandırdı." Bu cümle sanki Ashâb-ı Kehf'in hikâyesinin anlatıldığı Kehf sûresinin 19. ayetini; "Yeryüzünü geniş bir sofra gibi önlerine açtı"cümlesi ise, Hicr sûresinin 19-20. ayetlerini hatırlatır.

Bazan da o kadar sıradan, ama ancak kaybedildiği zaman kıymeti anlaşılan nimetler sergilenir çocuk dikkatinin gözlerine. Zarifoğlu'na göre bunlar, Tanrı'nın bağışladığı izinlerdir kullarına.

"Yemek içmek

Sevinmek ve gülümsemek.

Ok atmak güreşmek

Evlenmek

Yürümek

Oturmak uyumak çalışmak

Ve daha milyonlarca izin..."

Peki ya hangimiz şükretmeyi öğretiyoruz çocuklarımıza? Zarifoğlu ise, bir şeyleri farkettirmenin kaygısında.  İzinleri kastederek "Hepsi ne kadar da çok. Allah ne kadar da cömert." diyor, Serçekuş'un diliyle. Evet hemen aklıma şu soru geliyor: Nesilleri doyumsuzlaştıran ve âsileştiren bu şükürsüzlük hastalığının ne büyük bir belâ olduğunu bizler farketsek çocuklarımız bunca duyarsız olur muydu acaba?

Bütün kâinat uyanır seherle birlikte tıpkı Serçekuş gibi, tıpkı bizim uyanmamız gerektiği gibi. Sincaplar, ördekler, tavşanlar ve hatta karıncalar... Kartallara tebelleş olan uyku Serçekuş'unkinden daha iri mi iridir. Kartallar ise haşindir. Uykuyu, üzerlerinden atmak için kayalara çarparlar. Ama yine uyku her akşam korka korka sokulur kartalın yanına ve yine korka korka kocaman göz kapaklarına oturur. Bu öyküde kartal Serçekuş'un erişilmezidir ve kudretin sembolüdür. Tıpkı insanın erişilmezi gibi yüceltir de yüceltir Serçekuş onu gözünde:

"Bir kartal kimbilir nasıl yüksek bir hayatı yaşıyor.

Nasıl gururlu ve ağır.

Hiç kimse onların süyüklerde, avlularda, zibiliklerde evlere yakın harman yerlerinde dolaştığına şahit olmuyor. Bir kere az konup az kalkıyorlar. Tıpkı az konuşup öz konuşan bazı insan yaratıklar gibi.”

Yazar, sözü Serçekuş'tan alır ve kartalı insanla özdeşleştirir. Bunu  Kocabağ köyünde yaşayan bir ihtiyarın diliyle yapar. Adeta "Breh, koca kartal insan." hitabıyla insanoğluna "Bülbülün çektiği dilinin belasıdır." atasözünü hatırlatırcasına az ve öz konuşmayı, söz bilerek konuşmayı öğütler. Çünkü ona göre bilmeden konuşmak az dahi olsa çok ve gereksiz konuşmaktır.

Köydeki gölü tasvir ederken yazar adeta çocuklara tabiat dersi veren bir öğretmen gibidir. Gölde yaşayan canlılarla insan davranışlarını özdeşleştirir ve bunun bir tabiat kanunu olduğunu sezdirmeye çalışır:

"Ağaçlar hangi saatte kalkıp gıdalanırlar?

Karıncalar hayatlarının ilk ve son gününü yaşıyormuş gibi çalışıyorlar.

Sanki birazdan her yanı tufan götürecek ve yuvalarına taşımak için bir şey bulamayacaklar.

..........

Balıklar sürüler halinde yemlenmeye çıkmışlar ve büyük balık sürülerinin açık ağızlarına doğru yüzdüklerini nice sonra farkediyor, kaçmak için çark ediyor, bir süre sonra geriye ne kadar kalabilmişlerse, o mevcutla toplanıp yine bir arada kendilerinden küçük sürülerin yolunu gözlüyorlar.

...........

Kartallar yüksek kayaların üzerinde sessiz  ve temkinli"

Karıncaların hayatlarını anlatırken verdiği örnekle yazar, "Bugün ölecekmiş gibi ahiret için, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışınız" hadis-i şerifini hatırlatarak çocuklara en güzel öğretiyi ince bir çağrışımla işlemeye çalışmaktadır.

Güneşi Serrçekuş'un gözüyle seyreder ve bu lûtfu çocuk gözünde somutlaştırır:

"Yatık yatık doğup batmaya başladığı zamanlar ağaçlar yapraklarını döküyor, toprak üşüyor, beyaz karlar, üşütücü rüzgarlar, dondurucu ayazlar dünyaya çörekleniyor, ama dik dik doğup batmaya başladığı zamanlar ağaçlar küçük tomurcuklardan başlayarak yapraklar çiçekler açıyor, meyveler veriyor, her şey ölümden kalkar gibi dirilmeye başlıyor ve kuşlar da insanlar da adeta 'sokaklara'dökülüyor ve cıvıldaşıp kaynaşıyorlardı."

Buradan hareketle bunları yaratana ulaştırmaya çalışır çocuğun muhayyilesini:

"Onu düşünmek gerek

O ancak eserlerine bakarak yaşanabilir.

..........

Sakın güneş de, kendisi gibi akıl yürütebilen, dünyayı ve belki başka yoprakları da kanatlarının arasında besleyip duran büyük bir kuş olmasın.

O zaman bu büyük kuşun tepesinde de başka daha büyük bir kuş daha olmalı."

Sonra gölde ava çıkan beş avcı tasvir edilir. "Avcılar bunlar. Korkunç insanlar mı yoo hayır."ifadesiyle bir tabii dengenin, bir genelgeçer kuralın işareti verilir. Onlar da sıradan insandır. Yüzü, gözü, saçı, burnu ve hatta duyguları diğer insanlarla hep aynıdır. Avcılardan birinden bahsederken bir patolojiden bahseder:

 "Diğer bir avcının bıyıkları bile yok. Yüzünün bir yanı gözünün hemen altından başlayarak dudağının üstünden sağ çenesinin altına kadar iri bir yanık izi ile kaplı..."

Noksanlık karşısında insanoğlunun ne kadar zalim olabileceğini çok iyi bilen Zarifoğlu, diğer avcılara örnek bir davranış biçimi yükleyerek çocuklara böyle bir durum karşısında ne yapmaları ve nasıl davranmaları gerektiğini çok güzel ve çarpıcı bir biçimde öğretir:

"Fakat arkadaşları onunla ne kadar rahatlar.

Arkadaş olmuşlar. Birlikte ava çıkıp saatlerce, bazen günlerce birlikte olabiliyor, karşılıklı yemek yiyor, konuşuyor ve hatta şakalaşabiliyorlar. Ve belki de ona yıllardan beri yüzüyle ilgili tek cümle de söylemiş değiller. Bu konuda yapılacak bir hatayı affetmeyeceği belli.”

Zaman zaman kültür ve dil motifleri insan manzaralarıyla birlikte karşımıza çıkar. Gün doğmadan namaza giden erkeklerden bahsedilir. Sakatlar ve son derece yaşlılar ve bir de kadınlar dışında herkes sabah namazı için namaza koşar. Sonra sac ayağının üstünde pişen tarhanadan, kalaylı bakır kaplardan, bakırın yemeğe kattığı lezzetten...

Yaşlılara saygı ve aile sevgisi köy halkının davranışlarında sembolleştirilmiştir. Kocabağ'ın gençleri bir gün kendilerinin de yaşlanacağını gözden uzak tutmayan gençlerdir. Hatasız değillerdir ama hatalarından dolayı pişmanlık duymayı ve utanmayı da bilirler. Büyüklerse bir o kadar merhametli...

Yine kutlu sözler gizler davranışların arkasına Zarifoğlu. Onun Serçekuş 'unda ailenin babası bir şefkat ve merhamet sembolüdür:

"Çorbasını içti. Çocuklarına sıcak gözlerle baktı. Karısına   güzel sözler söyledi. Desturla çıkıp çalışmaya gitti. Ve bütün gün üzerine rahmet yağdı."

Babalar helâl kazanır . Çocuklar helâl lokma yerler. Ekmeğe saygı duyar, dikkatle böler, yere düşen kırıntılara avuçlarını açarlar. Herkes kendi önünden yer. Sofra kalkmadan bereket için dualar edilir. Misafirler ağırlanır, serin ve temiz yataklarda dinlendirilir.

Evlâda bel bağlamak  ya da dünyaya ya da sevgiliye, hepsi boştur. Çünkü  insan yalnız doğduğu gibi, yalnız ölür. Yalnız uyur küçük ölümü. İşte Zarifoğlu, hayatın en zalim yanı gibi görünen ölüme de çocukları böylesine gerçekçi fakat sert olmayan bir üslûb ile hazırlar:

"Yan yana uyunsa bile kimse bir başkasının uykusunu bölüşemiyor. Kimse bir başkasının uykusunu uyuyamıyor. Herkesin kendine ait bir uykusu var. Onu uyumazsa bir başkası onu uyuyamaz veya alıp götüremez. Uyunmamış bir uyku zaten uyku değil. Hiç olmadı. Ancak uyununca bir uyku, uyku olabiliyor.

Serçekuş bu söyledikleriyle yalnızlığın nasıl kaçınılmaz olduğunu anlatmıyorsa eğer kimbilir neyi anlatmayı çalışıyor?"

Sonunda Serçekuş 'la karşılaşacak olan avcıyı ve onun ailesini anlatır yazar. Karısı bütün avcı eşleri gibi hiç hoşnut değildir bu av işinden. Kocasının zamanını ve parasını ava harcamasını, ailesini ihmal etmesini hoş karşılamaz. Ama kocası onu dinlemez ve hep ava çıkar.

Avcıların av için göle gelmeleriyle birlikte Zarifoğlu'nun av ve avcılıkla ilgili gözlemleri ortaya çıkar. Bu gözlemler ve bunlara bağlı tasvirler öylesine canlıdır ki, okuyucu üzerinde yazarın bildiği bir ortam ve yaşadığı bir hayatın tecrübelerini anlattığı izlenimini uyandırır.

Yazar bir yandan kazâra avcıların birbirini vurma bilmeyen hırslarını, bunlardan gördükleri ve görebilecekleri zararları anlatır. Birçok insan dizginleyemediği arzuların kurbanı ve bazıları da bu kurbanların mağduru değil midir zaten?

Zarifoğlu artık avcı ile Serçekuş 'u karşılaştırır. Serçekuş farkında olmadan gelip konuvermiştir avcının namlusunun önüne. Farkına vardığında ise artık çok geçtir. Avcı onu görmüştür.  Serçekuş kendisinin küçük bir kuş olduğunu ve vurmaya değmeyeceğini söyler. Avcı ise, "Av Avdır " der. "Değer mi değmez mi değil..."  Böylece konuşmaya başlarlar. Bir ara adeta ölüme ve avcıya meydan okurcasına daha da yaklaşır namluya Serçekuş. O anda cesaretin ölüm korkusunu yendiğini hisseder:

"Köyü, gelincik tarlasını, yuvasını, gölü, fundalıkları, sabahların çiğli serin meyvelerini düşündü.

Bunlar, bütün bunlar yok muydu.

Varlarsa nasıl oluyor da onu terkediyorlardı. Bütün oluşların içinde bir yeri, başkalarının onsuz yapamayacağı bir yerciği yok muydu. Kendisiz nasıl devam edecekti her şey. Acaba öldükten sonra da bunlar var olmaya devam edecek miydi. " İster misin"  dedi, bütün herşey benimle birlikte var olsun ve ben yok olunca onlar da yok olsun. Her şeyin yalnızca benim için yaratılmış olması mümkün mü. Benim minik hayatımın dekoru bunlar. Erişemediğim uzaklıklar, varlıklarından habersiz olduklarım. Tümü.  Hayır hayır öleceğim. Ve hepsi acımasızca ve ben hiç olmamışım gibi yaşamaya devam edecekler"

Birdenbire aklına bir fikir gelir Serçekuş 'un ve avcıya, "Benim canıma kıyma birgün ben de senin hayatını kurtarırım" der.  Avcı kızar, küçücük bir serçenin nasıl olup da ve ne cüretle kendisi gibi kocaman bir avcının hayatını kurtarmaktan bahsedebildiğine şaşırır. Serçekuş devam eder:

“Sıkışık bir an, nasıl desem, avlanırken, gölün sazlıklarından epeyce ileride, çamura, o dibe çeken balçıklı çamura saplanıp umutsuzlukla çırpınmaya başladığın zaman ve Azrail tatlı canını almak üzere tepene dikildiğinde, bütün umutların bittiğinde, çocuklarına kara haberin gitmek üzere, onlar saçlarını yolup tırnaklarını yanaklarına geçirmek üzere, işte tam böyle bir zamanın en yakın arafesinde, çenene kadar yutulmuşken kara balçığın içine, o anda ben çıkagelsem"

Avcı sinirlenir, serçeyi yakalar, avuçlarının içine alır, Serçekuş 'un minik yüreği yerinden fırlayacakmış gibi çarpmaktadır. Avcıya kendisini küçümsememesini, tüfeğinin tetiğinin de küçük olduğunu ama ateş edince bir mandayı devirebileceğini söyler. En sonunda da avcıdan kurtulur.

Bir kaç hafta sonra yine ava çıkan avcı, tıpkı Serçekuş 'un dediği gibi bir bataklığa saplanır. Oysa ölümün kendisinden fersah fersah uzakta olduğunu düşünmekteydi o vakte dek. Hayatından ümidini kestiği anda Serçekuş gelir. Bir ağaca sardığı bir ipin ucunu avcıya uzatır ve avcı ipe asılarak bataklıktan çıkar, kurtulur.

Yazar, öykünün sonunu avcının bir vicdan muhasebesiymiş gibi bağlar. Avcı'nın av için koştururken bir dinlenme sırasında kendi kendine yaptığı bir özeleştiri olarak okuyucuya aktarır. Yani aslında Serçekuş avcının vicdanıdır. Böylece çocuklar beklemedikleri bir sürprizle karşılaşmış olurlar.

Belki Serçekuş bir hayâldi ya da avcının vicdanın sesiydi, bilemeyiz. Fakat bildiğim bir şey varsa o da Cahit Zarifoğlu 'nun  öyküsünün hem büyüklere hem de çocuklara çok şey kazandırdığıdır. Onun anısına ve isteği doğrultusunda ("çocuklar için yazmak")   küçücük bir öyküyle, bir Yusufcuk kuşunun kara gözlerinden damlayan billur tanelerini Zarifoğlu'na, gerçekte yaşanmış olan bu öyküyü ise okuyucuya armağan ediyorum:

 

YUSUFCUK! YUSUFCUK!

Genç kadın, yorganın dışında kalan ayaklarının üşümesinden kaynaklanan bir ürpertiyle gözlerini açtı. Soba akşamdan sönmüştü sanki, içerisi çok soğuktu. Üç yaşındaki oğlu Yusuf'u düşündü. " Ben bu kadar üşüdümse, o donmuştur."  dedi kendi Kalktı, terliklerini ayağına geçirdi, odanın öbür ucuna doğru ilerledi. Mevsimin kış olması ve evin sobalı olması nedeniyle Yusuf'u kendileriyle aynı odada yatırmak zorundaydı. Çocuğun karyolasına yaklaştı, onu yavaşça kucakladı. Uyandırmak istemiyordu, maksadı koynuna alıp birazcık ısıtmak, sonra da kalkıp sobayı yakmaktı. Fakat Yusufcuk uyanmıştı bile ve o kocaman, kara kara gözleriyle annesine bakıp gülümsüyordu. Elif onu yatağa koydu, yanına uzandı ve onun minicik ayaklarını kendine doğru çekerek oğluna sarıldı.

Üşüdün mü birtanem?

Yusuf bu sorunun cevabını annesine iyice sokularak verdi ve sonra, "anne bana masal anlatsana" dedi. Anlaşılan yine babasını özlemişti. Babası, iş için şehir dışına gitmişti ve dönmesine daha bir hafta vardı. Ancak Yusuf o gideli beri, yaklâşık on gündür çok hırçınlaşmıştı. Gece gündüz ilgi istiyor, olur olmaz ağlıyordu. Bazen annesine şarkı söyletiyor, bazen masal anlattırıyor, hatta bazen tıpkı babasına yaptığı gibi onun da at olmasını istiyor sırtına çıkıyordu. Elif çaresiz, masala razı oldu.

"Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken köyün birinde Yusuf adında bir çocuk yaşarmış. Yusuf'un bir annesi, bir babası ve bir de büyükbabası varmış. Hep birlikte mutlu bir şekilde yaşar giderlermiş. Birgün Yusuf'un annesi banyo yapıyormuş. Köylerde banyo olmadığı için odanın bir köşesindeki "cağlık" adı verilen bölmede yıkanırlarmış hep. İşte Yusuf'un annesi bu köşede yıkanırken kapı açılmış ve kazara içeriye kayınpederi girmiş. Yusuf'un dedesi hemen dışarı çıkmış ama annesi çok utanmış ve "Keşke bir kuş olup uçsaydım" demiş. Bunun üzerine Allah duasını kabul etmiş ve Yusuf'un annesi kuş olup uçmuş. Kuş olduğu sırada saçlarını tarıyormuş. Bu yüzden Yusufcuk kuşlarının ibikleri hep taraklı gibi olurmuş.

İşte Yusuf'un annesi kuş olmuş olmasına ama oğlundan ayrıldığı için onu hep çok özlermiş. Her sabah evlerinin penceresine gelir, oğlunu görmek için pencereden bakar, "Yusufcuk! Yusufcuk!" diye ötermiş. İşte o zamandan bu yana o ibiği taraklı kuşun adı "Ya işte böyle benim Yusufcuk kuşum " dedi Yusuf'un annesi ve birden midesinin bulandığını hissetti. Kalkmaya çalıştı, olmuyordu. Gözleri karardı, sendeledi. Tekrar yatağın kenarına ilişti. Ama zorla da olsa kalkmalıydı. Çünkü oda çok soğuktu, sobayı yakması gerekiyordu. Yusuf'un korkulu gözlerle kendisine baktığını farketti. Yavaşça yataktan sıyrıldı, duvardan tutunarak banyoya ulaştı ve çıkarmaya başladı. Kusmaktan içi dışına çıkmıştı sanki. Elini yüzünü yıkadı yine duvardan tutunarak telefona ulaştı. Kardeşini aradı ve hasta olduğunu, Yusuf'la ilgilenemediğini söyledi. Yanına gelmesini istedi. Sonra yavaşça yine Yusuf'un yanına sokuldu. Çocuk korkmuş, soran gözlerle annesine bakıyordu. "Anneciğim  ne olur ölme olur mu ?" dedi ağlayarak. Elif:

"Nerden çıkardın öleceğimi kara gözlüm, ben seni hiç bırakır mıyım?" dedi ve saçlarını okşamaya başladı Yusuf'un. Ama artık Yusuf hıçkırmaya başlamıştı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da:

"Biliyorum sen öleceksin, kuş olup uçacaksın, sonra pencereye gelip Yusufcuk! Yusufcuk! diye bana sesleneceksin. Ama ben kuşların arasında seni tanıyamayacağım. Ne olur ölme anneciğim, ne olur uçma!"

Yusuf'un kara, puslu gözlerinden ve uzun siyah kirpiklerinin arasından dökülen billur damlarlar annesinin göğsünü ıslatıyordu. Elif, gözyaşlarına hakim olamıyor, bir yandan da anlattığı masaldan dolayı çok büyük bir pişmanlık hissediyordu. Doğruldu Yusuf'u kucağına aldı, gözyaşlarını elleriyle sildi ve:

“Hayır tatlım, ben hasta değilim ve ölmeyeceğim ama biliyor musun yakında sana küçük bir kardeş gelecek" dedi. Yusuf'un gözleri bu defa heyecanla parladı. Yanaklarındaki gamzeler çukurlaştı, minik inci tanelerini andıran dişleriyle gülümsedi anneciğine. Sonra sıkıca sarıldı. Artık annesi uçmayacaktı...