|
|
|
kanat yıldız |
||
GÜNEŞE KÜSEN ÇİÇEK
Genç
kız ayçiçeği tarlasında, binlerce ayçiçeğinin arasında yavaşça ilerliyordu.
Ayaklarına batan kurumuş otlara hiç aldırmadan uzun zaman yürüdü. Saçları
ayçiçeklerinin yaprakları gibi sapsarı olduğu için uzaktan bakıldığında onlardan
birisiymiş gibi görünüyordu. Tarlanın tek hakimi olan güneş ise bütün canlıları
kavurucu sıcaklığıyla yakıyordu. Genç kız iyice yorulmuştu, daha fazla dayanamadı
ve çevresindeki ayçiçeklerinin gölgesine sığınarak bir süre dinlenmeye başladı.
Elleriyle ay çiçeklerine dokunuyor adeta dokunmak suretiyle onlarla konuşuyordu.
Birden, bir şey farketti. Dokunduğu bir çiçek diğer ayçiçekleri gibi güneşe
bakmıyordu. Yüzü yere dönüktü. Elleriyle tekrar tekrar yokladı. İçi burkuldu, onu
kendine benzetti. O da kendisi gibi güneşe küskündü ve onu tanımıyordu. O günden
sonra genç kız artık diğer ayçiçeklerine güneşe
küsen o küçük ayçiçeğine karşı hissettiklerini hissedemedi. Ertesi gün onu
aramaya gitti çiçek tarlasına ama bir türlü bulamadı. Teker teker yokladı
çevresindeki ayçiçeklerini. Yoktu işte! Yorgun düşüp olduğu yere oturdu.
"Neden siz de onun gibi değilsiniz?" dedi ayçiçeklerine, "Neden hayata,
çevrenize onun baktığı gibi bakmıyorsunuz, siz de? Güneş neler söylüyor size, ya
kuşlar hangi renk? Ama siz, asıl siz!.." Sonra birden, öfkeyle ayağa kalkıp
koşmaya başladı. Hedefine varmak isteyen bir ok gibiydi. Ne olursa olsun hedefine kavuşmak istiyordu. Güneşe küsen
çiçeğe bir sürpriz hazırlamıştı Minicik elinde sımsıkı tuttuğu buruşmuş
kâğıt parçasını diğer eliyle yokladı, sonra sanki elinden en sevdiği oyuncağı
alınacakmış gibi ürkek ürkek göğsüne bastırdı. Gözleri görmese de tüm
organları ile onu bulacaktı yeniden. Koşmaya devam etti. Çarptığı bir ayçiçeği
hızını kesti birden, sonra diğeri, sonra
diğerleri... Ama o, ne gözlerinin görmeyişine ve ne de yoluna çıkan engellere
aldırmadı, yoluna devam etti. Çünkü oraya gör(e)bilmek için gelmişti. Gözleri
açık olduğu halde hiçbir şey göremeyen tüm canlıları düşündüğü zaman,
sevinirdi aslında gözleri görmediği için! Ya o da bakıpta görmeyen çoklar gibi
olsaydı. O yüzden güneşe küsen çiçeği binlerce
ayçiçeğine değişmezdi. Çünkü o yüreğiyle gören azlardandı. Yoluna devam etti.
Yanına dünya gözüyle göremediği ancak yüreğiyle sahip olduğu tüm güzellikleri
azık olarak almıştı. Nefretini romanlarda bahsedilen, ancak başkalarının
anlattığı kadar bildiği kudurmuş dalgalarda sembolleştirdi. Kimbilir deniz nasıl
bir şeydi, kudurunca neler yapardı? Sonra güneşe küsen ayçiçeği aklına geldi.
Öfkesi yatıştı, hüzünlendi Ve göremeyen gözlerinden her şeyi gören bir damla
gözyaşı döküldü. Artık kendine hakim olamıyor, gözyaşları çorak toprakları
yaran bir ırmak gibi tozlu yanaklarından aşağı doğru süzülüyordu. Rahatlamıştı
genç kız güneşe küsen ayçiçeğini düşününce ve hemen sevincini ifade etmeye
çalıştı karanlık dünyasına hapsolunmuş duygularıyla. O bu zamana kadar sevincin
sadece sesini duymuştu. Eğer görebilseydi gözlerinden anlayacaktı insanların ne
kadar sevinçli olduklarını, ama şimdi sadece duyduğu kahkahalar geldi aklına, ya da
küçücük bir gülme sesi. Sonra gülen insanların gerçekten sevinci yaşayıp
yaşamadıklarını merak etti. Gülmenin sevinç olmadığını, gülen insanların hemen
sinirlenip kızdıkları aklına gelince anladı. Sonunda sevinci, mutluluğu tanımlamak
için kendi duygularına başvurdu. Çok mutsuz olduğu zamanlarda etrafına saçtığı
gülücükler geldi aklına. Fizyolojik olarak yanaklarındaki kasların gerilmesini, iki
dudağın arasındaki mesafenin açılmasını, çıkan seslerin mutluluk olmadığını
kabul etti. O son zamanlarda sadece güneşe küsen ayçiçeğini düşününce mutlu
olmuştu ve bunu bir şeylerle ifade etmek istiyordu. Sonra aklına eliyle sımsıkı
tuttuğu buruşmuş kağıt parçası geldi. "İşte mutluluğun tarifi bu
kağıtta" dedi. Evet şimdi gerçekten çok mutluydu. O gözleri görmese de
mutluluğu avuçlarına aldığını, bunu başarabildiğini düşünüyordu. Sonra
çevresindeki binlerce ayçiçeğini hissetti, tıpkı aralarında yaşadığı binlerce
insan gibi. Sonra tekrar üzüldü, içi burkuldu, üzüntüsünü nefretle karıştırıp
yeniden çevresindeki her bir çiçeğin dalına astı, sadece güneşe küsen
ayçiçeğine bu nefretini ve üzüntüsünü vermedi. Evet işte burdaydı. Ona
dokunuyordu yine işte! Güneşe küsen çiçekti bu ve binlerce sevgisiz çiçek
arasında yapayalnızdı tıpkı onun gibi. Genç kız da kendi çevresindeki binlerce canlıyı düşündü. Gözleri görme
fonksiyonunu yerine getirdiği halde, neden etraflarında gördükleri şeyleri
beyinlerinin içindeki sevgi, mutluluk ve aşk hücrelerinde yoğurmadıklarına ve
yüreklerine indir(e)mediklerine hayret etti. Ama o gözleri görmediği halde sevgisini
avuçlarına, nefretini görmediği kudurmuş dalgalara verebiliyorsa, ya gözleri
görebilseydi; avuçlarındaki sevgiyi, dalgalardaki nefreti ne kadar da iyi anlatabilirdi
etrafına kim bilir? Sonra "benim de gözlerim bütün her şeyi görebilseydi, acaba
ben de onlar gibi bakıp da görmeyenlerden mi olacaktım?" diye söylendi kendi
kendine ve bu düşünce ürpertti bedenini. Sonra yine elleriyle dokundu güneşe küsen
ayçiçeğine, onun dünyayı nasıl gördüğü geldi aklına, acaba görüyor muydu ya
da gözleri var mıydı? Kendi kendine kızdı ve bu düşüncesinden vazgeçti. "O
görebilseydi gözleriyle; ben de görürdüm" dedi ve oturdu ayçiçeğinin dibine.
Bir şey vardı onun bedenini verdiği topraklarda sanki. Ona dokundukça duygularının
varlığını ve onların gücünün ne kadar büyük olduğunu daha iyi anladı. Kalbini
yokladı fırtına sonrası dalgaların sessizliği gibi dingindi, usulca diğer
organlarına hayat veriyordu. Güneş
tam tepedeydi. Genç kız güneşe küsen ayçiçeğini tuttu, kendine doğru çevirdi .
Ona bu ismi kendisi vermişti. Bütün ayçiçekleri güneşe çevirdikleri yüzleri ile
yaşarken, kendisi yüzünü güneşten kaçırıyordu. Sapsarı bir tabiatın uzaktan
görünen tek kara noktası bu ayçiçeğinin güneşten kaçırdığı yüzüydü
herhalde. Sahi sarı neydi, nasıl bir şeydi ya da kara ne? Evet sarıyı yalnızca
duymuştu ve hiç tanımıyordu, ama karayı ondan iyi kimse bilemezdi. Çünkü bir
ömrü kapkara bir dünyada yaşamıştı."Merhaba!" dedi genç kız sevgiyle ve
elindeki buruşuk kağıtla; "Merhaba!" Ayçiçeği güneşe hasret yüzünü
hafifçe doğrultup, güneşten saklamaya çalışarak, "Beni unutmadın haa!"
dedi. Genç kız tebessüm etti, yüz kasları gerildi, yüreği kaynadı, gamzelerinin
çukurlaştığını hissetti. İşte mutluluk buydu! Ona kavuşmak için verdiği
mücadeleyi anlatmayı geçirdi aklından, ancak sonra vazgeçti. Sözleriyle değil de
duygularıyla, yüreğiyle hissettireceği sıcaklıkla kendisini sevdirmesi gerektiğini
düşündü. "Bugün de yüzünü güneşe çevirmedin değil mi?" dedi. Bu defa
tebessüm sırası ayçiçeğine gelmişti. Onun yapraklarının titrediğini hissetti
elleriyle genç kız. Sevindi, çünkü kader
arkadaşı da mutluydu artık. Bir ara durarak söyleyeceklerini tasarladı ayçiçeği
uzun uzun ve konuşmaya başladı. " Bu kocaman tarlada güneşi en çok seven benim,
bunu bil tamam mı? Ona en çok hasret olan benim! Bak çevrene, hiç kimse anlamıyor
kendi dışındaki güzellikleri. Ben de onlardan biri olacaksam, benim de gülücüklerim mutluluğu değil de
sahteliği, uzaklığı ifade edecekse güneşi görmüş ya da görmemiş olmamın ne
anlamı var? Oysa eğer sen de onu hiç gör(e)meden benim kadar sevebiliyorsan güneşe
yüzünü çevirmen o kadar da önemli değil. Bak şimdi, ellerini bedenime dokundur
hadi. Sıcaklığımı hisset ve güneşe dokun mutlu ol. Sonra dağları hayal et. Tıpkı taş kesilmiş kalpler gibi sert yerden
toprağı avuçlarına al, kendi özünü, çiçeklerin kokusunu hisset tüm
organlarınla... İşte o zaman kuşlar cıvıltılarıyla eşlik etsinler yüreğinin
mutluluk şarkısına. Sonra yağmurlu havalarda damlalar karışsın gözyaşlarına,
altın renkli saçların rüzgarlarla kucaklaşsın! Benimkisi küslük değil; sitem
güneşe, hem hiç görmediğin bir şeyi böyle delicesine severken onun ışıklı
yüzünü görmeye yürek dayanır mı sanıyorsun?.." Bu sözler genç kızı çok
düşündürdü ve ayçiçeğini haklı buldu. Sonra yavaşça yaklaştı dostuna, dokundu
onun sıcacık bedenine. Ayaklarının değdiği toprağı hissetti, hep bahsedilen
kocaman dağları hayal etti ruhunun en derin yerinde, beyninin en küçük hücresinde.
Hafif hafif esen rüzgar da, hissetmenin ne
muhteşem bir şey olduğunu anlattı ona. Kuşlar cıvıltıları ile ortak oldu bu
gerçek aşka. Gözlerinden süzülen mutluluk gözyaşları ile birlikte ayçiçeğinin
bedenine iyice sokularak haykırmaya başladı dakikalarca! " Artık görebiliyorum,
artık görebiliyorum, artık görebiliyorum!" Sonra diğer ayçiçekleri geldi,
diğer insanlar geldi aklına. Sesi kısıldı birden ve derin bir üzüntüye kapıldı
genç kız."Ne kötü değil mi şu tarladaki hiçbir çiçek göremiyor ve birçok
insan gözlerini kaybetmiş!" dedi. Sonra güneşe küsen ayçiçeğine elindeki
buruşmuş kağıt parçasını uzattı. "Mutluyum
ben, sayende ışık olmasa da görmeyi öğrendim dostum ve bu benim sahip olduğum en
güzel şey biliyor musun?" diyerek elindeki kağıt parçasını güneşe küsen
ayçiçeğinin gövdesine astı. "Artık gitmeliyim, dünyadaki her şeyi görmek
istiyorum, güneşin kaybolduğu, sıcaklıyla bizi ısıtmadığı zamanlarda beni
hatırla olur mu? Onun olmadığı zamanlarda da onu ve seni görebildiğimi düşün ve
beni hep sev olur mu? Hoşçakal!" Bunlar genç
kızın son sözleri oldu. Daha sonra göremeyen(!)
ayçiçeklerinin arasından geçerek yavaş
yavaş gözden kayboldu. Ertesi
gün tarlada bir telaş vardı. Çiftçiler tarladaki ayçiçeklerini biçmeye
gelmişlerdi. Hasat zamanı bu tarla hep böyle kalabalık olurdu. O gün akşama kadar
bütün ayçiçekleri bir bir kesildi. Hepsi güneşe doğru devirdiler bedenlerini. Sıra
güneşe küsen ayçiçeğine geldiğinde onun bedenine asılmış kağıt parçası bir
çiftçinin dikkatini çekti. Diğer çiftçilerle beraber bu kağıda dikkatlice
baktılar. Bu çizilmiş bir resimdi. Resimde yüzü olmayan bir ayçiçeği, gözleri
çizilmemiş uzun saçlı bir kız ve aralarında elleri olan siyah bir güneş vardı. Bu üç varlığın hatları itinasızdı ve
kağıttaki yerleri de düzensizdi ama el ele tutuşmuşlardı. Sonunda güneşe küsen ayçiçeği de diğerleri gibi biçildi. Ancak o; diğerlerinin tersine, yüzü güneşe dönük değil de toprağa dönük olarak yere düştü.
|