Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Guest-1.gif (18440 bytes)

kozakoza.gif (32461 bytes)

Guest-1.gif (18440 bytes)

mine arslan

 

anasayfa.JPG (1504 bytes)

deneme.JPG (1413 bytes)

oyku.JPG (1291 bytes)

siir.JPG (1057 bytes)

inceleme.JPG (1518 bytes)

soylesi.JPG (1383 bytes)

bizler.JPG (1283 bytes)

irtibat.JPG (1316 bytes)

ziyaret.JPG (1882 bytes)

 


 

 

 

SUYUN TADI

 

Su; çağıldayan ırmaklar, şırıl şırıl akan şelaleler... Kısaca hayattır su.

Yaşamımızın her alanında önemlidir su. Onunla arınırız maddi ve manevi pisliklerden, onunla berraklaşırız, onunla mutlu oluruz. Onun akışı gibidir ömrümüzün akışı. Bazen ilkbahar yağmurlarıyla çoğalıp yazın yakıcı sıcakların etkisiyle azalan nehirler gibi. Bazen uzun, bazen kısa; bazen derin, bazen yüzeysel...

Suyun literatürdeki tanımı ise şöyledir: "Normal sıcaklık ve basınç altında sıvı halde bulunan, her molekülü bir oksijen ile iki hidrojen (ağır ya da hafif) atomundan oluşan, renksiz, kokusuz, tatsız madde."

Evet,suyun tanımı bu; renksiz, kokusuz, tatsız...

Acâba gerçekten de öyle midir? Gerçekten de renksiz midir, kokusuz ya da tatsız mıdır?

Suyun nasıl ki hayatımızın her alanında önemli bir yeri varsa, edebiyatımızda da su vazgeçilmez bir ilham kaynağıdır. İşte burada canlanır su. Gerçek tadına, gerçek kokusuna burada; edebiyatımızda, şiirimizde kavuşur.

Su sevgisine ve su motifine ilk önce, tarihte önemli bir yeri olan destanlarımızda rastlıyoruz.

Türklerin Yaratılış Destanında, suyun kudreti ve su sevgisi derin ve şiirli bir şekilde işlenmiştir. Destanda evrenin uçsuz bucaksız sularla kaplı olduğu, Tanrı'nın kadını sudan yarattığı anlatılır.

Yunan mitolojisindeki Venüs de sudan doğmuştur. Yaratılış destanındaki bu anlatım, Venüs'ün doğuşunu andırır. Fakat ondan daha derin anlamlar taşır. Bu düşünüş, Türk hayalinin en güzel görünüşlerindendir. Destandaki bu motif, kadını su içinde düşünen önemli bir buluştur.

Oğuz Kağan Destanı’nda Gök, Dağ, Deniz adlı çocukların anası bir gölün ortasındaki ağacın kavuğundan çıkmıştır.

Oğuz Kağan halka hitap ederken şu cümleleri sarfeder:

"Daha deniz, daha müren! (nehir)"

Oğuz Kağan'ın hedefi; milletini, ülkesini, büyük denizler, büyük ırmaklara kadar genişletmektir. Oğuz Kağan'ın orduları da onun bu sözlerini kendilerine ilke edinmiş,  uzak denizlere kadar ilerlemişlerdir.

Uygur Destanının Tanrı-Hükümdarları da, Selenge ve Tuğla gibi sularla çerçevelenmiş kutlu topraklarda doğmuşlardır.

Dede Korkut kitâbında Salur Kazan suya hâber sorar ve onu över.

"Kazan'ın  önüne bir su geldi. Kazan der: Su hak yüzünü görmüştür, ben bu su ile haberleşeyim dedi. Görelim hanım nice haberleşti.

Kazan der:

Çağıl çağıl kayalardan çıkan su

Ağaç gemileri oynatan su

Hasan ile Hüseyin'in hasreti su

Bağ ve bostanın ziyneti su

Âyişe ile Fâtıma'nın bakışı su

Koç atların gelip içtiği su

Kızıl develerin gelip geçtiği su

Ak koyunların gelip çevresinde yattığı su

Yurdumun haberini biliyor musun söyle bana

Kara başım kurban olsun suyum sana”

Türkler için su, nasıl güzel ve nasıl mukaddes bir hayat kaynağı ise; susuzluk da bir o kadar derin bir felaket, bir o kadar ümitsizlik sebebidir

Göç Destanı’nda kutsal Yada Taşı’nı kaptıran Türklere susuzluk büyük bir ceza olarak verilmiştir. Bundan dolayı da Türkler yurtlarından göç etmişlerdir.

Türkler, tarih boyunca büyük ve güzel sular gibi akmayı ve büyük sulara kadar ilerlemeyi ülkü bilmiş, bundan dolayı da bu hayat kaynağına karşı derin bir sevgi beslemişlerdir.

İşte bunun içinde su sevgisi ve su, hemen bütün destanlarda bir güzellik unsuru olarak işlenmiştir.

Suyun kutsallığı, gerekliliği her yerde belirtilmiştir. Orhun Yazıtları’nda kutsal su kaynakları anlatılır. Suların kirletilmesinden kaçınılır. Suyun ruhu, temiz olmayan şeylerle kirletilmez.

"..., kul boldı. Kögmen yir sub idisiz

kalmazun tiyin Az Kırkız Budunug..."

"...Kögmen'in yeri, suyu sahipsiz kalmasın diye Az Kırgız kavmini düzene sokup geldik..."

Suyun Anadolu folklorunda da önemli bir yeri vardır. Arılığın, saflığın, iyiliğin simgesi sayılır. Anadolu'nun bir çok yerinde sular ve su kaynaklarıyla ilgili çeşitli efsaneler anlatılır ve efsanelerdeki su kaynakları, çoğunlukla yanındaki bir yatırın kerameti olarak ortaya çıkmıştır. Kutsal suyun üzerinden geçen kişiyi büyü tutmaz. Yeni eve taşınırken ayna, mushaf ve su götürmek uğur getirir. Doğumu kolaylaştırmak için gebe kadın, kolay doğum yapmış bir kadının avcundan su içer. Gece ateşe su dökenin başına kötülük geleceğine inanılır. Güvey eve girerken etrafına su serpmek uğurludur... Bu ve bunun gibi bir çok inanış Anadolu'nun bazı yörelerinde hâlâ yaşamaktadır.

Suyun Anadolu folklorundaki en önemli özelliklerinden biri de insanı maddi ve manevi kirlerinden arındırmasıdır.

Su, halk hikayelerinde ve folklorumuzda hayat verici, gençleştirip, güzelleştirici özelliğe de sahiptir. Öyle ki "Âb-ı hayat" efsanesi halk hikayeleri ve folklorumuza da girmiştir.

Köroğlu destanında anlatıldığına göre, Köroğlu avladığı kuşu bir gölde yıkarken kuş canlanır; Köroğlu, bunu babasına haber vermeye gider. Geri döndüğünde göl bin parçaya bölünmüş ve "Bingöl" olmuştur.

Su ile ilgili İslamiyette birçok mucize  vardır:

Hz. Peygamber, sert taşa vurur vurmaz taştan şarıl şarıl sular akmaya başlamıştır. Yine Hz. Peygamber, Sevük Gazasında susuz kalan askerlerine parmaklarından su akıtarak askerlerin susuzluklarını gidermiştir. Hazreti İsmail bebekken annesi çölde susuz kaldığında , onun topuğunu vurduğu yerden bugünkü zemzem suyu fışkırmıştır.

Buraya kadar Anadolu folklorunda, halk hikayelerinde ve dînî inanışlarda suya verilen önemden bahsettik. Biraz da suyun nazımda kullanılışına bakalım.

Halk şiirinde doğanın bir parçası olarak suyun geniş yeri vardır. Aşağıdaki mâni de suyu, suyla birlikte yâri ve yârin güzelliğini, aşığın yâre duyduğu büyük sevgiyi anlatır.

Aras Aras han Aras

Bingöl'den kalkan Aras

Yârim suya gelince

Su verme çalkan Aras

Yahya Kemal'in dizelerinde de sulara, denize ince bir sesleniş vardır.

"Bir âlem-i hayale dalan âb uyanmasın."

Ahmet Hâşim ise:

"Sarardı cismimi bir muhteşem ridâ gibi âb”

Su,  en zengin şekliyle divan edebiyatında işlenmiştir. Divan edebiyatında âb (su), birçok yönlerden ele alınmış; çeşitli inanış, teşbih ve mecazlarla şiire konu olmuştur.

Onda her şeyden önce bir hayat vericilik söz konusudur. Tahrip edicilik, yakıcılık özellikleriyle de bir tehlikedir.

"Ateş-i sûzan bulur gerçi sükûnet âbdan"

Alaaddin Fenâri

Aşığın gözü çeşme, gözyaşı ise akan bir sudur.

Sevgilinin gönlü taştır ve âşık bu taşı yumuşatmak için sürekli âb-ı revân (akan su) olan gözyaşlarını kullanır.

"Kaddine karşı gözüm nicesi yaş dökmeye kim

Demiş ol serv-i revân  âb-ı revânı severem"

Ahmet Paşa

Divan şiirinde âb, temizleyicilik, güzelleştiricilik, rahatlatıcılık, geliştiricilik özelliklerine de sahiptir.

"Çıkdı cân-ı nâtüvan şirin zülâlinden cüdâ

Oldum el kıssa rûh-ı ferhunde falinden cüdâ"

Fûzûlî

Çok bulunduğu için değeri az olan su, ekmekle birlikte (âb u nan) bir cömertlik sembolüdür. Toprakta bulunuşu alçak gönüllülük olarak ele alınır. Akıcılık özelliğiyle sevgilinin saçına teşbih edilir. Yansıtma yönünden ayna ile benzeşir.

Âb-ı şor ya da şur (acı su), âşık sürekli acı acı akan gözyaşıyla sevgiliye kavuşma hayali kurar.

Âb, aşığın aşk ile yanan gönlünü söndürmek için sürekli akar, ancak ateş hiç sönmez.

Âb-ı hasret (hasret suyu), sevgilinin ayrılık ve hasret gözyaşıdır bu.

"Âb-ı hasret dökülür dîdelerimden”

Hayâlî

Klasik Türk şiirinde sevgilinin ağzı, dudağı bengisudur.

Âb-ı hayat, ölmezlik suyudur. Damlaları sonsuz hayatı bağışlar, tatlıdır, lezzetlidir. İlahi aşk anlamında tasavvufî bir sembol olarak kullanılır.

"Âb-ı hayat olmayacak kısmet ey gönül

Bin yıl gerekse Hızr ile seyr-i Skender et"

Zeynep Hâtun

Yenişehirli Avnî ise:

"Ben senin âb-ı hayat-ı lebinin tesnesiyim"

Tâlib-i çeşme-i hayvân isem insan değilim" diyerek sevgilinin dudağındaki hayat verici özelliği söylemiştir.

Su, tasavvufta çeşitli kullanışların yanı sıra aynı zamanda evreni oluşturan dört ögeden "anâsır-ı erbaa" dan biridir.

Akıp gitmesi özelliğiyle insan ömrü gibidir su. Ayrıca çeşitli kerâmetlere de sebeb olmuştur. Parmağından su akıtmak Hz. Peygamberin mucizesidir. Su üzerinden yürüyüp gitmek Hızır'ın, velilerin kerâmetidir. Tadı dolayısıyla su, sevgiliye kavuşmadır. Akıp uzaklara gitmesi, sevgilinin âşığa karşı davranışıdır. Servinin  ayağının dibinden akan su, tasavvufta kullar için şefâat dileyen Hz. Peygamberdir.

Türk edebiyatında ve divân şiirinde su ile ilgili eserlerin başında Fuzûli'nin meşhur "Su Kasidesi" gelmektedir.

Fuzûlî'nin kasidesinde su öyle güzel, öyle mukaddes bir varlıktır ki onun niteliklerinden, türlü nimetlerinden bahsedilir. Su, Hz. Peygamberin özellikleriyle birleştirilmiş ve Hz. Peygamber övülmüştür.

İşte Fuzûlî'nin meşhur "Su Kasidesi"nden bazı beyitler;

"Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem

Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su”

Şair, sevgiliye kavuşmak için öyle hasret çekmektedir, onun için o kadar gözyaşı dökmektedir ki,  gözyaşları bütün gökkubbeyi kaplamıştır.

Hz Peygamberin öyle güzel, öyle nurlu yüzü vardır ki bahçedeki bütün güller ne kadar sulanırsa sulansın orada onun yüzü gibi bir tane bile gül açmaz.

" Suya versün bağbân gülzârı zahmet çekmesün

  Bir gül açılmaz yüzün tek verse min gülzâre sû "

"İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile

  Gül budağının mizâcına gire kurtara su"

Bülbül, gülün kırmızı rengine tutkundur. Su da hîle ile gülü aldatır, onun damarına girecek ve gülün rengini açacaktır. Böylece bülbül güle olan aşkından vazgeçecektir.

"Yümn-i  nâfundan güher olmuş Fuzûlî sözleri

Ebr-i nisandan dönen taklü'lü'-i şehvâre su"

Nisan yağmurları bolluk, bereket getirir. Tanrı'nın insanlara iyiliği, merhametidir. Nisan ayında bitki ve hayvanlar ağzı açık beklerler. Bu yağmurun bir damlası istiridyenin içine düşse istiridyede inci olur. Yılanın ağzına düşse zehir olur.

Divan edebiyatında âb doğaya hayat vermesi, onu geliştirip güzelleştirmesi yanında, yıkıp zarar vermesi özellikleriyle de ele alınmış ve su divan edebiyatı için vazgeçilemeyecek bir mazmun olmuştur.

Bütün bunlardan dolayı su, yaşamımızda olduğu kadar edebiyatımızda da önemli bir kaynaktır, gerçek tadına edebiyatımızda kavuşur.

Kaynakça:

Büyük Türk Klasikleri, C.III, Ötüken Yay., İst. 1986

Büyük Larousse Ansiklopedi ve Sözlüğü, C I ve XXI, İst.

İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Ötüken Yay., İst. 2000

Prof.Dr. Şükrü Elçin, Halk Edebiyatına Giriş, Akçağ Yay., Ank. 1993

Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yay., İst. 1999

Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, Boğaziçi Yay., İst. 1999

Prof.Dr. Doğan Kaya, Anonim Halk Şiiri, Akçağ Yay. 1999

Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, MEB Yay., İst. 1998

Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, C II, Gelişim Yay.

Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Aydın Kitabevi Yay., Ank. 1998