Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Guest-1.gif (18440 bytes)

kozakoza.gif (32461 bytes)

Guest-1.gif (18440 bytes)

mehmet akif duman

 

anasayfa.JPG (1504 bytes)

deneme.JPG (1413 bytes)

oyku.JPG (1291 bytes)

siir.JPG (1057 bytes)

inceleme.JPG (1518 bytes)

soylesi.JPG (1383 bytes)

bizler.JPG (1283 bytes)

irtibat.JPG (1316 bytes)

ziyaret.JPG (1882 bytes)

 


 

 

 

Kem Talih

 

Bir ekmekle 250 gr. Beyaz peynir alıp, yolumun önünde pek sessiz bir kahveye girdim. Pek sessiz?.. Hafızamı yoklayınca burasının önceden böyle olmadığını anımsayıp kahvecinin sanatına şaşkın şaşkın baktım. Yaşlı adam sanki öfke ânında öldürdüğü bir yığın insanın can acısını sakinleşince çeken suçlu gibi, yâhut toplum önünde asırlık bir çam deviren konuşmacı gibi kıpkırmızı kesildi. Ufacık mavi gözlerini biraz daha kısarak titrek sesiyle anlatmaya başladı:

- Hani beyim, sen yabancı değilsin... Yolun düştükçe uğrarsın a! Yukarı mahallede bakırcının tam karşısında yeni bir kahve açılmış... Çok methederler, güzel yerdir derler. Hiç gitmedim. Televizyon, envai çeşit meşrubat, zulada rakı, şarap, viski... Ne ararsan varmış. Hem yerler de tertemizmiş. Epeyce de büyükmüş a millet rahat eder. İlk önce tek tük uğrayanlar koptu bizim fakirhâneden, sonra da en ummadıklarım. Doğruya beyim n'apsınlar Halim'in ahırını. O gıcır gıcır yer dururken.

Dertliymiş zavallı. Anlatacağı bolmuş. Mavi gözlerinden kurak toprağı andıran yüzüne bir damla yaş düştü. Suratını avucunun içiyle iyice ovup devam etti:

- Bana en çok ne koyar beyim bilir misin ha, ne koyar?.. Çocukluğumu beraber geçirdiğim can ciğer arkadaşlarım da oraya dadanır oldu. Vurdular beni sırtımdan... Şimdi bir başıma kalakaldım burada. Arada bir yukarı kahvehaneyi bilmeyenler gelir de üç beş kuruş kazanırız yoksa... Sinek avlarım burada Sinek...

Yaşlı dert babası içini bir iyi döktükten sonra elimdekine bakakaldı. Hemen kendini toparlayıp:- Gusura bakma beyim, dedi. Çayını hemen getiririm, hemen.

Bu arada ben de sıcaklığından eser kalmamış ekmeği uçtan uca götürmeye başlamıştım. Şimdi Dârendeli memur emeklisi Tayyar Ağa burada olsaydı parmağını oraya buraya sallayıp, gözlerini patlatarak:

-Aç karnına pasta gibi gelir, aha bu nimet derdi!

-Pasta gibi... Yoku bilen anlar dediğimi, açlığı bilen. Ecdâdımız düşman elinde erirken ekmek derdinde miydi? Sümme  hâşa! Onlarda öyle bir yürek vardı ki hürriyetlerinin ellerinden alınışı yaşayan ölü hâline sokardı onları.

Tayyar Ağa bu. Kim olursa olsun, isterse beş yaşında çocuk olsun, kendisini dinler iki üç kişi bulunca coştukça  coşar. Sözü dedesinin umumi harpteki kahramanlığına getirirdi.

- “Vatan, millet, Sakarya...” Kanımızın son damlasına kadar savaşacağız demiş. Tüfeğini havaya kaldırıp "Allah Allah!" diye bağırmaya başlayınca diğer neferler durur mu? Hep beraber gâvurun inine saldırmışlar. Topu topu on kişiymiş bizimkiler, başlarında kumandan neyim yok... Şehit olmuş, Allah toprağını bol etsin. İdareyi dedem ele almış. Neferlerin üçüne soldan üçüne sağdan kalanlara da ortadan, saldırmak için kendisi takip emri vermiş. Yavaş yavaş sokulmuşlar içeri... Kimi der elli, kimi der altmış kişi varmış karargâhta .Sıkı çarpışmalar, neferlerin altısı şehit olmuş ama zındıkların da pestili çıkmamış değil. Dağılmış gitmiş şerefsizler...

Boş durur mu gâvur kumandanı; koşup yardım çağırmış. Dedem ile arslanları dört duvar arasında kalakalmışlar. Emme biz de ne var bilir misin? Ne var he... İman Kuvveti, iman... Gâvurda yok işte bu.

Etrafı sarılıymış binanın , bir süre çarpışmışlar. Düşmanın çoğu gebermiş ama yok... İt sürüsü gibi türer şerefsizler. Bizimkilerin cephanesi tükenivermiş. Dedem kalan neferlere dönüp  eli süngüsünde, “Ölmek var dönmek yok” diyerek bir bağırmış, cûş-ı hurûşa gelmiş askerler. Alt alta, üst üste boğuşmaya başlamışlar. O sıra üç kefereyle cebelleşmektedir dedem. Kumandan bağırmış: "O Türk’ü isterim." Amma kahraman Yâdigâr Çavuş’u tutmak ne Sorguya çekip sır istemişler dedemden, tam bir ay iki yudum suyla yaşamış, ölmemiş... İman kuvveti... biraz dayansaymış bizimkiler yardıma gelecekmiş; lâkin Yâdigâr Çavuş bu. Hücreye atacakları vakit elleri çözülünce dümdüz etmiş nöbetçilerin suratını. Tam parmaklıkların kilidine ulaşınca sırtından vurmuşlar.

Biz çayımızı yudumlayıp bitirmiş oluruz. Emekli Ağa ise dedesinden daha çok şâhidi olduğu olayı bir bardak buz gibi çay ardında anlatır.

Beybaba nihâyet çayı getirip önüme koydu. Pek üzgün olduğunu söylemiştim, yüzünden daha önce bu okunuyordu; ama şimdi, şimdi çok tuhaf bir yüz hali var: Bomboş bir surat. Yaşayan ölü derler ya, işte onun suratı böyle olsa gerek.

En sakinleştirici tavrımı takınıp:

- Bir çay al kendine dayı, dedim. Dertleşelim biraz hem Allah ne verdiyse yeriz.

Gariban, sanki bu sözleri beklermiş gibi ekmek teknesinin sıvası yerle bir duvarlarını rüzgar gibi yalayarak emektar ocağa kapandı.Bir çay alıp yanımdaki sandalyeye oturdu. Zaten pek kısa olan boyu daha da ufalmış, ellerini birbirine sürterek buğulu camdan süzülen ay ışığını seyre koyulmuştu. Onunla beraber, toz yiyerek büyümüş masallar, şark köşesinin zerzevatları, bardaklar, çanaklar, demlik ve ben de seyre koyulmuştuk. Arada bir kirli camdan, yukarı yola seyirtenleri görünce kahvecinin yanakları daralıyor, bakışları bir çözülmez bilmece halini alıyordu.

-Eee... Anlat ele, ne yapmayı düşünüyorsun?

-Bilmem ki beyim, satıp gitsem derim. Başka çare var mı ki? Tarlada bile çalışırım icâbında. Allah ne verdiyse işte.

-Hemen pes mi edeceksin?

-Ne yapayım beyim, ne yapayım? Herifçioğlu en eski müşterilerimi, ekmek paramı çaldı benden. Daha fazla harap olmadan gidem derim. Sefalet içinde ölmektense bu çeşidi yeğdir.

Bir şeyler daha söyleyecekti, vazgeçti. Tekrar daldı karanlığa, uçsuz bucaksız düşüncelere...

Koskoca adamın bu hâli bana da dokunmuştu. İştah filan da kalmadı ya... Adamın derdine çözüm aramak için binanın çatlak Duvarlarında terkibi meçhûl ipucu aramaya koyuldum.

Birdenbire, umduğumdan daha çabuk telaşlanarak her şeyi hem de her şeyi; adım atıp azalarımızın en ufak hareketinden seyre dalmamıza, konuşmamıza ağlamamıza, gülmemize hâsıl-I kelâm yaşamamızdan, yaşamı anlamaya çalışmamıza kadar her şeyi açıklayan bir kelime söyledi ihtiyar kahveci.

-Kader!...

-............

-Nasip, kısmet meselesi.

-Doğru. (görmedi ama başımla da tasdik ettim)

-Ne geldi aklıma bilir misin beyim?

-?..

-Ben hep bahtsızmışım. Doğduğum gece köydeki tüm traktörlerin motoru donmuş. İki kilometre ötede hastane varken evde doğmuşum. Ebe karı... Senelerin ebe karısı, bu işin erbâbı kadın, ben doğarken sıcak su dolu leğene dolanıp yüzü koyun yere kapaklanmış. Anam ... Garip anam... Beni doğururken can vermiş. Okumadım beyim hiç...  Okul yüzü dahi görmedim. Bari kursta öğreneyim dedikçe dayağın türlüsünü yedim babamdan.

Bir gün tarlada çalışırken, sâkin sâkin otlanan öküz -belki bir şeyden korkmuştur- üzerime yürüyüp ayağımı kırdı. Çektiğim acı bir yana, üç ay yere adım basamadım..

Hâ... Bir de...  Bir gün, tarlada içim geçti. Nasıl susadım, nasıl... Pınara doğru yollandım. O ne! Köyün en güzel kızı, nâmı dillere destan Elif Kız orda. Vuruldum gitti. Ah akılsız başım... Babama lafı açıp iknâ edene kadar yediğim dayağın yanında kızın ağabeyleriyle (o abi diyor) babasının bir olup attığı dayak devede kulak kalır.

Öyle böyle babama çok para vermişler. Çirkin mi çirkin bir kızı sırımaya çalıştılar bana. Edemedim, köyden kaçtım...Yolda jandarmalar beni kaçak sanıp üzerime kurşun sıktılar. Neyse... Şehre gelince köyden bir tanıdığın yardımıyla un fabrikasında işe girdim. Bir ay sonra  -çalışan fazlası varmış-  elime üç beş kuruş tutturup kapı dışarı koydular. Sonra o paraya biraz bir şeyler katıp bu kahveyi açtım. Tam işler yoluna girdi derken şimdi de...

Dert babasının hayatı kapkara bulutların gölgelediği yaşanıyor  sanılarak tükenen.”

Bu adama yardım etmek için kendi kendime söz verdim. Satmaya iyice kararlı olduğunu anlayınca en yüksek fiyat vereni bulmak da bana kalıyordu. Zor, güç, yerine apartman dikmek isteyen bir müteahhide bir daire fiyatı karşılığında sattık kahveyi. Proje hazırmış, hemen ertesi gün inşaata başladılar.

Kahveci bana minnettarlığını bildiren sözlerden sonra, bir daire karşılığında aldığı paranın kendisine bol bol yeteceğini, kahvehanedeki abur cuburu satıp harcamamı söyledi. Ne kadar karşı koyduysam sözünden döndüremedim.

Masalar, sandalyeler, kap-kacaklar vs. hepsine 20-25 yaşlarında, zayıfça, iri kulaklı bir adam talip oldu. Hem de değerinin iki misline. Sattım gitti... Sonradan öğrendim ki bu adam yukarı mahalledeki kahvenin sahibiymiş. O an hayatı kara bir sayfadan ibaret olan yaşlı adama üzülerek, yeryüzünde onun kadar bedbaht biri olup olmadığını düşündüm. İnşaatın başlamasından üç gün sonra ise, kepçe operatörüyle müteahhit arasında çıkan kavganın sebebini öğrenince ondan daha kem talihli biri olmadığına  kesinlikle  inandım.

Temel kazılırken yaklâşık beş metre derinlikte bir küp çil çil Bizans altını bulunmuş !..

Ne diyelim?

-Kader...