|
|
|
mehmet akif duman |
||
Kem Talih Bir
ekmekle 250 gr. Beyaz peynir alıp, yolumun önünde pek sessiz bir kahveye girdim. Pek
sessiz?.. Hafızamı yoklayınca burasının önceden böyle olmadığını anımsayıp
kahvecinin sanatına şaşkın şaşkın baktım. Yaşlı adam sanki öfke ânında
öldürdüğü bir yığın insanın can acısını sakinleşince çeken suçlu gibi,
yâhut toplum önünde asırlık bir çam deviren konuşmacı gibi kıpkırmızı kesildi.
Ufacık mavi gözlerini biraz daha kısarak titrek sesiyle anlatmaya başladı: -
Hani beyim, sen yabancı değilsin... Yolun düştükçe uğrarsın a! Yukarı mahallede
bakırcının tam karşısında yeni bir kahve açılmış... Çok methederler, güzel
yerdir derler. Hiç gitmedim. Televizyon, envai çeşit meşrubat, zulada rakı, şarap,
viski... Ne ararsan varmış. Hem yerler de tertemizmiş. Epeyce de büyükmüş a millet
rahat eder. İlk önce tek tük uğrayanlar koptu bizim fakirhâneden, sonra da en
ummadıklarım. Doğruya beyim n'apsınlar Halim'in ahırını. O gıcır gıcır yer
dururken. Dertliymiş
zavallı. Anlatacağı bolmuş. Mavi gözlerinden kurak toprağı andıran yüzüne bir
damla yaş düştü. Suratını avucunun içiyle iyice ovup devam etti: -
Bana en çok ne koyar beyim bilir misin ha, ne koyar?.. Çocukluğumu beraber geçirdiğim
can ciğer arkadaşlarım da oraya dadanır oldu. Vurdular beni sırtımdan... Şimdi bir
başıma kalakaldım burada. Arada bir yukarı kahvehaneyi bilmeyenler gelir de üç beş
kuruş kazanırız yoksa... Sinek avlarım burada Sinek... Yaşlı
dert babası içini bir iyi döktükten sonra elimdekine bakakaldı. Hemen kendini
toparlayıp:- Gusura bakma beyim, dedi. Çayını hemen getiririm, hemen. Bu
arada ben de sıcaklığından eser kalmamış ekmeği uçtan uca götürmeye
başlamıştım. Şimdi Dârendeli memur emeklisi Tayyar Ağa burada olsaydı parmağını
oraya buraya sallayıp, gözlerini patlatarak: -Aç
karnına pasta gibi gelir, aha bu nimet derdi! -Pasta
gibi... Yoku bilen anlar dediğimi, açlığı bilen. Ecdâdımız düşman elinde erirken
ekmek derdinde miydi? Sümme hâşa! Onlarda
öyle bir yürek vardı ki hürriyetlerinin ellerinden alınışı yaşayan ölü hâline
sokardı onları. Tayyar
Ağa bu. Kim olursa olsun, isterse beş yaşında çocuk olsun, kendisini dinler iki üç
kişi bulunca coştukça coşar. Sözü
dedesinin umumi harpteki kahramanlığına getirirdi. -
“Vatan, millet, Sakarya...” Kanımızın son damlasına kadar savaşacağız demiş.
Tüfeğini havaya kaldırıp "Allah Allah!" diye bağırmaya başlayınca diğer
neferler durur mu? Hep beraber gâvurun inine saldırmışlar. Topu topu on kişiymiş
bizimkiler, başlarında kumandan neyim yok... Şehit olmuş, Allah toprağını bol
etsin. İdareyi dedem ele almış. Neferlerin üçüne soldan üçüne sağdan kalanlara
da ortadan, saldırmak için kendisi takip emri vermiş. Yavaş yavaş sokulmuşlar
içeri... Kimi der elli, kimi der altmış kişi varmış karargâhta .Sıkı
çarpışmalar, neferlerin altısı şehit olmuş ama zındıkların da pestili
çıkmamış değil. Dağılmış gitmiş şerefsizler... Boş
durur mu gâvur kumandanı; koşup yardım çağırmış. Dedem ile arslanları dört
duvar arasında kalakalmışlar. Emme biz de ne var bilir misin? Ne var he... İman
Kuvveti, iman... Gâvurda yok işte bu. Etrafı
sarılıymış binanın , bir süre çarpışmışlar. Düşmanın çoğu gebermiş ama
yok... İt sürüsü gibi türer şerefsizler. Bizimkilerin cephanesi tükenivermiş.
Dedem kalan neferlere dönüp eli
süngüsünde, “Ölmek var dönmek yok” diyerek bir bağırmış, cûş-ı hurûşa
gelmiş askerler. Alt alta, üst üste boğuşmaya başlamışlar. O sıra üç kefereyle
cebelleşmektedir dedem. Kumandan bağırmış: "O Türk’ü isterim." Amma
kahraman Yâdigâr Çavuş’u tutmak ne Sorguya çekip sır istemişler dedemden, tam bir
ay iki yudum suyla yaşamış, ölmemiş... İman kuvveti... biraz dayansaymış
bizimkiler yardıma gelecekmiş; lâkin Yâdigâr Çavuş bu. Hücreye atacakları vakit
elleri çözülünce dümdüz etmiş nöbetçilerin suratını. Tam parmaklıkların
kilidine ulaşınca sırtından vurmuşlar. Biz
çayımızı yudumlayıp bitirmiş oluruz. Emekli Ağa ise dedesinden daha çok şâhidi
olduğu olayı bir bardak buz gibi çay ardında anlatır. Beybaba
nihâyet çayı getirip önüme koydu. Pek üzgün olduğunu söylemiştim, yüzünden
daha önce bu okunuyordu; ama şimdi, şimdi çok tuhaf bir yüz hali var: Bomboş bir
surat. Yaşayan ölü derler ya, işte onun suratı böyle olsa gerek. En
sakinleştirici tavrımı takınıp: -
Bir çay al kendine dayı, dedim. Dertleşelim biraz hem Allah ne verdiyse yeriz. Gariban,
sanki bu sözleri beklermiş gibi ekmek teknesinin sıvası yerle bir duvarlarını
rüzgar gibi yalayarak emektar ocağa kapandı.Bir çay alıp yanımdaki sandalyeye
oturdu. Zaten pek kısa olan boyu daha da ufalmış, ellerini birbirine sürterek buğulu
camdan süzülen ay ışığını seyre koyulmuştu. Onunla beraber, toz yiyerek
büyümüş masallar, şark köşesinin zerzevatları, bardaklar, çanaklar, demlik ve ben
de seyre koyulmuştuk. Arada bir kirli camdan, yukarı yola seyirtenleri görünce
kahvecinin yanakları daralıyor, bakışları bir çözülmez bilmece halini alıyordu. -Eee...
Anlat ele, ne yapmayı düşünüyorsun? -Bilmem
ki beyim, satıp gitsem derim. Başka çare var mı ki? Tarlada bile çalışırım
icâbında. Allah ne verdiyse işte. -Hemen
pes mi edeceksin? -Ne
yapayım beyim, ne yapayım? Herifçioğlu en eski müşterilerimi, ekmek paramı çaldı
benden. Daha fazla harap olmadan gidem derim. Sefalet içinde ölmektense bu çeşidi
yeğdir. Bir
şeyler daha söyleyecekti, vazgeçti. Tekrar daldı karanlığa, uçsuz bucaksız
düşüncelere... Koskoca
adamın bu hâli bana da dokunmuştu. İştah filan da kalmadı ya... Adamın derdine
çözüm aramak için binanın çatlak Duvarlarında terkibi meçhûl ipucu aramaya
koyuldum. Birdenbire,
umduğumdan daha çabuk telaşlanarak her şeyi hem de her şeyi; adım atıp
azalarımızın en ufak hareketinden seyre dalmamıza, konuşmamıza ağlamamıza,
gülmemize hâsıl-I kelâm yaşamamızdan, yaşamı anlamaya çalışmamıza kadar her
şeyi açıklayan bir kelime söyledi ihtiyar kahveci. -Kader!... -............ -Nasip,
kısmet meselesi. -Doğru.
(görmedi ama başımla da tasdik ettim) -Ne
geldi aklıma bilir misin beyim? -?.. -Ben
hep bahtsızmışım. Doğduğum gece köydeki tüm traktörlerin motoru donmuş. İki
kilometre ötede hastane varken evde doğmuşum. Ebe karı... Senelerin ebe karısı, bu
işin erbâbı kadın, ben doğarken sıcak su dolu leğene dolanıp yüzü koyun yere
kapaklanmış. Anam ... Garip anam... Beni doğururken can vermiş. Okumadım beyim
hiç... Okul yüzü dahi görmedim. Bari
kursta öğreneyim dedikçe dayağın türlüsünü yedim babamdan. Bir
gün tarlada çalışırken, sâkin sâkin otlanan öküz -belki bir şeyden korkmuştur-
üzerime yürüyüp ayağımı kırdı. Çektiğim acı bir yana, üç ay yere adım
basamadım.. Hâ...
Bir de... Bir gün, tarlada içim geçti.
Nasıl susadım, nasıl... Pınara doğru yollandım. O ne! Köyün en güzel kızı,
nâmı dillere destan Elif Kız orda. Vuruldum gitti. Ah akılsız başım... Babama lafı
açıp iknâ edene kadar yediğim dayağın yanında kızın ağabeyleriyle (o abi diyor)
babasının bir olup attığı dayak devede kulak kalır. Öyle
böyle babama çok para vermişler. Çirkin mi çirkin bir kızı sırımaya
çalıştılar bana. Edemedim, köyden kaçtım...Yolda jandarmalar beni kaçak sanıp
üzerime kurşun sıktılar. Neyse... Şehre gelince köyden bir tanıdığın
yardımıyla un fabrikasında işe girdim. Bir ay sonra
-çalışan fazlası varmış- elime
üç beş kuruş tutturup kapı dışarı koydular. Sonra o paraya biraz bir şeyler
katıp bu kahveyi açtım. Tam işler yoluna girdi derken şimdi de... Dert
babasının hayatı kapkara bulutların gölgelediği yaşanıyor sanılarak tükenen.” Bu
adama yardım etmek için kendi kendime söz verdim. Satmaya iyice kararlı olduğunu
anlayınca en yüksek fiyat vereni bulmak da bana kalıyordu. Zor, güç, yerine apartman
dikmek isteyen bir müteahhide bir daire fiyatı karşılığında sattık kahveyi. Proje
hazırmış, hemen ertesi gün inşaata başladılar. Kahveci
bana minnettarlığını bildiren sözlerden sonra, bir daire karşılığında aldığı
paranın kendisine bol bol yeteceğini, kahvehanedeki abur cuburu satıp harcamamı
söyledi. Ne kadar karşı koyduysam sözünden döndüremedim. Masalar,
sandalyeler, kap-kacaklar vs. hepsine 20-25 yaşlarında, zayıfça, iri kulaklı bir adam
talip oldu. Hem de değerinin iki misline. Sattım gitti... Sonradan öğrendim ki bu adam
yukarı mahalledeki kahvenin sahibiymiş. O an hayatı kara bir sayfadan ibaret olan
yaşlı adama üzülerek, yeryüzünde onun kadar bedbaht biri olup olmadığını
düşündüm. İnşaatın başlamasından üç gün sonra ise, kepçe operatörüyle
müteahhit arasında çıkan kavganın sebebini öğrenince ondan daha kem talihli biri
olmadığına kesinlikle inandım. Temel
kazılırken yaklâşık beş metre derinlikte bir küp çil çil Bizans altını
bulunmuş !.. Ne
diyelim? -Kader...
|