Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

Guest-1.gif (18440 bytes)

kozakoza.gif (32461 bytes)

Guest-1.gif (18440 bytes)

melike demir

 

anasayfa.JPG (1504 bytes)

deneme.JPG (1413 bytes)

oyku.JPG (1291 bytes)

siir.JPG (1057 bytes)

inceleme.JPG (1518 bytes)

soylesi.JPG (1383 bytes)

bizler.JPG (1283 bytes)

irtibat.JPG (1316 bytes)

ziyaret.JPG (1882 bytes)

 


 

 

 

NİETZSCHE NEDEN AĞLAMASIN Kİ...

 

Her şey, yaratıcının, yeryüzünde kendisine bir halife yaratmak istemesi ile başladı... O, bir yaratıcı vekiliydi. Kıymetli olması gerekirdi ve kendi kıymetinin bilincinde olmalıydı.

Bu yaratıcı vekili  kıymetli beden, daha sonra düalizmin savaş alanı oldu. Zîra o, ruhtan ve balçıktan oluşmuştu. Ruh, yüceliği sebebiyle balçığı anlayamadı; balçık da erişemediği  ruhu...Ve ilk "anlaşılamama" sorunu böylece başlamış oldu. Yani  ilk anlaşmazlık insan bedeninde başladı.

Kendi ikilemini anlayamayan insan, "kendisi gibileri" anlamaya kalkıştı bu sefer. Hâbil de Kâbil'i anlayamadı ama...

Hicrî IV.yüzyılda Ebu Hayyan et- Tevhîdî bu durumu “İnsan, insanın en büyük sorunudur" diye tanımlar. Bu sorun yaratılıştan Ebu Hayyan'a kadar ulaştığına göre , asırlar geçmesine rağmen hâlâ çözülememiş demektir. Eminim ki, Ebu Hayyan bunu söylerken insan bedenindeki iki zıt yaratılışı da kastetmiştir.

Ruh: Yani, yaratana yakın olan, saf, merhametli yanımız...iyi, nûrânî  tarafımız.

Balçık: Yani, her şeyi isteyen, elde ettiklerinden memnun olmayan, sürekli yakınan, acıdan şikâyetçi olan, her şeyin güzelini isteyen ancak bunun için beyninde fazla oksijen sarfiyatı yapmayan, kısaca nankör olan tarafımız...

Bazan uzlaşma sağlayamazlar, birbirlerini işgal ederler. Ama biliyorum ki fetih, işgalin zıddıdır. İşgal edenler ve işgal edilenler hiçbir zaman "fatih" olamazlar...

Ama bunu ben biliyordum, onlar değil..!

Başımıza ne geliyorsa kendimizi bilememekten gelmiyor mu zaten? Sonra kendini anlama / bilme özürlü olan insan acı çekmeye başlar. Acı, bilinci açar, ruhu inceltir, benliği kristalleştirir. Ama  acıdır işte yaşanılası değil...

İlerleyen zamanlarda acı, mutluluğu doğurdu. Ne de olsa her şey zıddıyla birlikte oluşurdu. Ve evrendeki her şey çemberdi, düz değildi. Zıtlıklar arası çizgi ipinceydi. İnsan da sanki mutlu olmayı çok hakediyormuş gibi sevdanlandı bu uçarı kavrama.

Filozoflar yıllarca mutluluğu tasvir ettiler. Mutlu olma yolları aradılar. Eflatun: "Mutluluğun kazanılması, benliğin tanınmasına bağlıdır" dedi ve bu fikrini, "Benlik üç yetinin ayrımına varmakla tanınır: Şehvet yetisi, gazap yetisi, konuşma / akıl yetisi. Bunların birer de erdemi vardır: Şehvetin erdemi iffet, gazabın ki cesaret ve konuşma, akıl yetisinin erdemi ise felsefedir" şeklinde geliştirdi.

Birçok filozof mutluluk reçeteleri sundu. Peki insan mutlu oldu mu? Bilmem... Sizce kendini tanımayı başarabildi mi? Kendine giden yolun en erdemli, en kutsal yol olduğunu keşfedebildi mi? Bu gidişin, ırmak yeşili bu yolun / yürüyüşün yaratıcıya giden tek yol olduğunu anlayabildi mi? Ruhundaki ikilemi, ancak tabiatın tabiat ötesiyle, insanın tabiatla, insanın insanla birliğini ifade eden "tevhid"le yenebileceğini hiç düşünemedi mi? Bedenindeki müthiş, kanlı, dişe diş savaşları güzel ruh dalgalarına dönüştürebildi mi? Bu dalgalar, karşısındaki sevgiyi duyumsayıp güçlenebildi mi?

Peki ya bizler...Bizler ne yaptık yüzyıllardır yeryüzünde? Omzumuzda yaratıcı vekili olma yükü varken; değil evrenle, kendimizle bile baş edemedik. Onun yardımı olmasaydı, ondan ne bekleyeceğimizi, ne isteyeceğimizi bilmeseydik bu durumdan daha mı kötü olurduk sizce? Yoksa hepimiz ünlü Exzistansiyalist   J. Paul Sartre gibi mi düşünürdük? Sahi ya o ne demişti: "Tanrı'ya ihtiyacım vardı, verdiler. Kendisinden ne bekleyeceğimi bilemeden aldım onu? Yüreğimde yeterince kök salmadığı için bir sürü sıkıntıyla  yaşadı içimde ve sonra öldü? Bugün; bana ondan bahsedildiğinde, Eski bir sevgiliye rastlayan yaşlı birinin ‘üzüntüsüz hayıflanışını’ duyarım. Elli yıl önce o anlaşmazlık olmasaydı, belki de aramızda güzel bir şeyler olabilirdi.”

İnsanın özgürce davranmasını yalnızca kendi varoluşunu gerçekleştirmesini kutsayan bir beynin; aynı kafada bulunan bir ağızdan bu sözlerin çıkmasına itiraz etmemesini şaşırtıcı buldum. O halde, öldü de dese, kafasında bir Tanrı kavramı vardı. Kendisi dışında, yüce bir kuvveti kabul ediyordu   bilinçaltısı... Belki de kendini bilen "tek"in o olduğunu anlamıştı Sartre. Anlamıştı da ulaşamamıştı ama... Çünkü kendine ulaşmayı bilemedi ilk önce... Ruhla balçığı barıştıramadı...

Diğer bir Tanrı'yı öldüren (!) de Nietzsche'dir. "Yaşamak: kendini yakmak ama ısınamamak" diyen Nietzsche, sanırım bu dünyadan çok memnun ayrılmadı. Hatta Irvin  Yalom'un yazdığına göre migren nöbetlerinden birinde ağladı bile. Demek ki her şeye kâdir  gördüğü gücü, erdem saydığı “güç” kavramı ona yetmedi. Belki de "Böyle Buyurdu Zerdüşt" adlı kitabındaki "insanüstü" kavramı onun Tanrı’sıydı... O çok değer verdiği güç ve zaafiyet saydığı merhamet varoluşunun ruh ve balçığıydı... Ama  o hiçbir zaman Tanrı’sını öldüremedi... Çünkü kendine giden yolda ilerleyebilmişti. Kendisinin bile inandığını bilemediği bir Tanr’ısı vardı... Ve "Ölümümden sonra anlaşılacağım" derken, bildi...

“Merhamet aczin  ifadesidir, âciz ve zayıf kimseleri yok etmek gerekir” diyen Nietzsche; çukura düşüp ayağı kırılan bir atı çıkarmak için uğraşır, atın sahibinin ata vurduğu kırbaçlara tahammül edemez ve  adamın yakasına yapışır, ona bağırmaya başlar. Adamdan birkaç sert darbe alır. Evine gider ve bu darbeler sebebiyle ölür. Gücü erdem gören, güçsüze ölümü layık bulan Nietzsche; bir güçsüzü kurtarmak uğruna ömründen olur.

Bu da insanda iki ben olduğunun bir kanıtı değil midir?

Hal böyle olunca Nietzsche, niye ağlamasın ki? Peki biz niye hâlâ gözyaşlarımızı saklamaya çalışıyoruz?..