|
|
|
melike demir |
||
NİETZSCHE NEDEN AĞLAMASIN Kİ...
Her
şey, yaratıcının, yeryüzünde kendisine bir halife yaratmak istemesi ile başladı...
O, bir yaratıcı vekiliydi. Kıymetli olması gerekirdi ve kendi kıymetinin bilincinde
olmalıydı. Bu
yaratıcı vekili kıymetli beden, daha sonra
düalizmin savaş alanı oldu. Zîra o, ruhtan ve balçıktan oluşmuştu. Ruh, yüceliği
sebebiyle balçığı anlayamadı; balçık da erişemediği ruhu...Ve ilk "anlaşılamama" sorunu
böylece başlamış oldu. Yani ilk
anlaşmazlık insan bedeninde başladı. Kendi
ikilemini anlayamayan insan, "kendisi gibileri" anlamaya kalkıştı bu sefer.
Hâbil de Kâbil'i anlayamadı ama... Hicrî
IV.yüzyılda Ebu Hayyan et- Tevhîdî bu durumu “İnsan, insanın en büyük
sorunudur" diye tanımlar. Bu sorun yaratılıştan Ebu Hayyan'a kadar ulaştığına
göre , asırlar geçmesine rağmen hâlâ çözülememiş demektir. Eminim ki, Ebu Hayyan
bunu söylerken insan bedenindeki iki zıt yaratılışı da kastetmiştir. Ruh:
Yani, yaratana yakın olan, saf, merhametli yanımız...iyi, nûrânî tarafımız. Balçık:
Yani, her şeyi isteyen, elde ettiklerinden memnun olmayan, sürekli yakınan, acıdan
şikâyetçi olan, her şeyin güzelini isteyen ancak bunun için beyninde fazla oksijen
sarfiyatı yapmayan, kısaca nankör olan tarafımız... Bazan uzlaşma sağlayamazlar, birbirlerini işgal ederler. Ama biliyorum ki fetih, işgalin zıddıdır. İşgal edenler ve işgal edilenler hiçbir zaman "fatih" olamazlar... Ama
bunu ben biliyordum, onlar değil..! Başımıza
ne geliyorsa kendimizi bilememekten gelmiyor mu zaten? Sonra kendini anlama / bilme
özürlü olan insan acı çekmeye başlar. Acı, bilinci açar, ruhu inceltir, benliği
kristalleştirir. Ama acıdır işte
yaşanılası değil... İlerleyen
zamanlarda acı, mutluluğu doğurdu. Ne de olsa her şey zıddıyla birlikte oluşurdu.
Ve evrendeki her şey çemberdi, düz değildi. Zıtlıklar arası çizgi ipinceydi.
İnsan da sanki mutlu olmayı çok hakediyormuş gibi sevdanlandı bu uçarı kavrama. Filozoflar
yıllarca mutluluğu tasvir ettiler. Mutlu olma yolları aradılar. Eflatun:
"Mutluluğun kazanılması, benliğin tanınmasına bağlıdır" dedi ve bu
fikrini, "Benlik üç yetinin ayrımına varmakla tanınır: Şehvet yetisi, gazap
yetisi, konuşma / akıl yetisi. Bunların birer de erdemi vardır: Şehvetin erdemi
iffet, gazabın ki cesaret ve konuşma, akıl yetisinin erdemi ise felsefedir"
şeklinde geliştirdi. Birçok
filozof mutluluk reçeteleri sundu. Peki insan mutlu oldu mu? Bilmem... Sizce kendini
tanımayı başarabildi mi? Kendine giden yolun en erdemli, en kutsal yol olduğunu
keşfedebildi mi? Bu gidişin, ırmak yeşili bu yolun / yürüyüşün yaratıcıya giden
tek yol olduğunu anlayabildi mi? Ruhundaki ikilemi, ancak tabiatın tabiat ötesiyle,
insanın tabiatla, insanın insanla birliğini ifade eden "tevhid"le
yenebileceğini hiç düşünemedi mi? Bedenindeki müthiş, kanlı, dişe diş
savaşları güzel ruh dalgalarına dönüştürebildi mi? Bu dalgalar, karşısındaki
sevgiyi duyumsayıp güçlenebildi mi? Peki
ya bizler...Bizler ne yaptık yüzyıllardır yeryüzünde? Omzumuzda yaratıcı vekili
olma yükü varken; değil evrenle, kendimizle bile baş edemedik. Onun yardımı
olmasaydı, ondan ne bekleyeceğimizi, ne isteyeceğimizi bilmeseydik bu durumdan daha mı
kötü olurduk sizce? Yoksa hepimiz ünlü Exzistansiyalist
J. Paul Sartre gibi mi düşünürdük? Sahi ya o ne demişti:
"Tanrı'ya ihtiyacım vardı, verdiler. Kendisinden ne bekleyeceğimi bilemeden
aldım onu? Yüreğimde yeterince kök salmadığı için bir sürü sıkıntıyla yaşadı içimde ve sonra öldü? Bugün; bana
ondan bahsedildiğinde, Eski bir sevgiliye rastlayan yaşlı birinin ‘üzüntüsüz
hayıflanışını’ duyarım. Elli yıl önce o anlaşmazlık olmasaydı, belki de
aramızda güzel bir şeyler olabilirdi.” İnsanın
özgürce davranmasını yalnızca kendi varoluşunu gerçekleştirmesini kutsayan bir
beynin; aynı kafada bulunan bir ağızdan bu sözlerin çıkmasına itiraz etmemesini
şaşırtıcı buldum. O halde, öldü de dese, kafasında bir Tanrı kavramı vardı.
Kendisi dışında, yüce bir kuvveti kabul ediyordu
bilinçaltısı... Belki de kendini bilen "tek"in o olduğunu
anlamıştı Sartre. Anlamıştı da ulaşamamıştı ama... Çünkü kendine ulaşmayı
bilemedi ilk önce... Ruhla balçığı barıştıramadı... Diğer
bir Tanrı'yı öldüren (!) de Nietzsche'dir. "Yaşamak: kendini yakmak ama
ısınamamak" diyen Nietzsche, sanırım bu dünyadan çok memnun ayrılmadı. Hatta
Irvin Yalom'un yazdığına göre migren
nöbetlerinden birinde ağladı bile. Demek ki her şeye kâdir gördüğü gücü, erdem saydığı “güç”
kavramı ona yetmedi. Belki de "Böyle Buyurdu Zerdüşt" adlı kitabındaki
"insanüstü" kavramı onun Tanrı’sıydı... O çok değer verdiği güç ve
zaafiyet saydığı merhamet varoluşunun ruh ve balçığıydı... Ama o hiçbir zaman Tanrı’sını öldüremedi...
Çünkü kendine giden yolda ilerleyebilmişti. Kendisinin bile inandığını bilemediği
bir Tanr’ısı vardı... Ve "Ölümümden sonra anlaşılacağım" derken,
bildi... “Merhamet
aczin ifadesidir, âciz ve zayıf kimseleri
yok etmek gerekir” diyen Nietzsche; çukura düşüp ayağı kırılan bir atı
çıkarmak için uğraşır, atın sahibinin ata vurduğu kırbaçlara tahammül edemez ve adamın yakasına yapışır, ona bağırmaya
başlar. Adamdan birkaç sert darbe alır. Evine gider ve bu darbeler sebebiyle ölür.
Gücü erdem gören, güçsüze ölümü layık bulan Nietzsche; bir güçsüzü kurtarmak
uğruna ömründen olur. Bu
da insanda iki ben olduğunun bir kanıtı değil midir? Hal böyle olunca Nietzsche, niye ağlamasın ki? Peki biz niye hâlâ gözyaşlarımızı saklamaya çalışıyoruz?..
|