|
|
|
ömer faruk ak - serkan özaydın |
||
AŞIK KUL GAZİ ile SÖYLESİ
Biz
Kul Gâzi'yi tanıyoruz, Türkiye de tanıyor, Âşık Kul Gâzi kendini anlatsa neler söyler? Ben
olayı şöyle anlatayım size. Şarkışla'nın Tuzla Köyü'nde 1934 yılının Mart
ayının sonlarında dünyaya geldim.İlkokulu Konya'da okudum, ortaokulu İzmir Buca'da
bitirdim. Lise üçe kadar Kayseri'de okudum.Bazı sebeplerden dolayı üçüncü
sınıftan ayrıldım, diplomayı sonradan aldım. Sivas
Devlet Demir Yolları'nın birçok kademesinde çalıştım. Sırasıyla hareket
memurluğu, istasyon şefliği, trenlerin merkezden sevk ve idare memurluğu, misafirhane
memurluğu yaptım. Otuz sene fiilen çalıştım. 6 Eylül 1985'te emekli oldum. Hâlâ
Sivas Yenişehir'de ikamet etmekteyim. 45-46'lı yıllarda şiire başladım.Gördüğüm
bazı rüyâlar buna sebep oldu. 46'dan 2001'e kadar karınca kaderince bir şeyler
yazıyorum. Üç kitabım yayınlandı. Birincisini, yani
"Sarı Çiçek"i Prof. Dr. Saim Sakaoğlu, Atatürk
Üniversitesi'nde 1980 senesinde yayınlandı. "Rüzgârda Kekik" adlı ikinci
kitabım,1987 senesinde halk ozanları arasında düzenlenen bir eser yarışmasında 255
halk şairine ait eserler içinde ilk on altı eser arasına girdi ve Kültür
Bakanlığı tarafından1987 yılında yayınlandı.
"Sıla Gözleri"adındaki kitabım
ise, Sivas Belediyesi tarafından yayınlandı. Bu üç kitabımda dört yüze yakın şiirim var. Kul
Gâzi mahlasını kendiniz mi seçtiniz yoksa başka bir usta tarafından mı uygun bulundu? Asıl
adım, Gâzi Kurt'tur. Abdul Gâzi olarak göbek adım vardır. Bu mahlası, isimden
dolayı kendim aldım. Bir ustam yoktur. Ancak benim yetiştirdiğim birkaç çırak var.
Bunların birisi İzmir'de Diyârî Baba, diğeri burada, Aydın Aydıner. Ayrıca birçok
Âşıkların da şiirlerini düzelttim. Yani hemen hemen birçoğunda emeğim var. Annenizin
de irticalen şiirler söylediğini biliyoruz, şiir sevginizde bunun etkisi nedir?
Ailenizde başka âşık var mı? Şöyle
efendim. Annem Gülfidan mahlasıyla şiir
söylerdi, okur-yazarlığı yoktu. Kara düzendi onun şiirleri. Ama atışma yapabilecek kadar iyi şiir söylerdi. Düzeni yoktu; pek ayak, kafiye falan bilmezdi. Genellikle yarım kafiye şeklinde
söylerdi. Şiirleri genellikle ağıt şiirleridir. Ölülere, kendi dertlerine
söylerdi. Ayhan diye bir öğretmen kardeşim var. Şimdi ortaokul müdürü. Onun da
bazı şiirleri vardı ama şimdi şiiri bıraktı. Kardeşim
Cafer de öğretmendi şimdi emekli oldu. O saz
çalıyor. Bir de Aysel diye kardeşim var, o da şiirle uğraşıyor fakat hiçbirinin
toplanmış şiirleri yok. Bildiğimiz
kadarıyla siz şiirlerinizi saz eşliğinde söylemiyorsunuz. Böyle bir eğitim için
imkan mı bulamadınız yoksa sazsız söylemenizin özel bir sebebi mi var ? Ben
liseyi Sivas Atatürk Lisesi'nde sonradan bitirdim. Ancak memurdum memuriyette istasyon şefi olduğum için âmirdim
tabii. Bir sürü makasçılar, işçiler, hareket memurları vardı. Ben de istasyon
şefi olduğum için elime sazı alıp da şiir söylemek usûlüme gelmedi. Memurluğum buna mani oldu. Zaten birçok
âşıklar şölenine katılamamamın nedeni de bu. Ben
ancak 75'ten sonra âşıklar şenliğine katıldım. Türkiye çapında birçok
âşığın kitabını aldım. Hakkımda altı tane tez yapıldı, çeşitli dergilerde
yazılar yazıldı ve birçok şiirim de yayınlandı. Üç
tane kitabınız olduğunu biliyoruz "Sarı Çiçek", "Rüzgârda
Kekik", "Sıla Gözleri". Bu kitaplarınızın isimlerinin birer hikâyesi
var mı? Şimdi
efendim ben "Sarı Çiçek"i gençliğimde âşık olduğum bir kız için
yazdım. Şimdi elli beş yaşlarında emekli bir öğretmen. Bu kızın ismini Sarı
Çiçek olarak koydum. Kitabıma da onun adını verdim. "Rüzgârda Kekik"
isimli kitabıma gelince; bakanlığa "Çiğdem Çiçek" olarak gönderdim.
Fakat bakanlık bu ismi beğenmedi. Senin "Sarı Çiçek" isimli kitabın var,
başka bir isim bul dediler. Biz
de üç isim bulduk. Hatta bu isimleri bulmamda Doğan Kaya Bey çok yardımcı oldu. Bu
isimlerden ikisi Gönül Pınarı, Rüzgârda Kekik.
Bunları bakanlığa gönderdim. "Rüzgârda Kekik" ismi de
kitapta yer alan bir dörtlükte geçiyor. Ondan esinlenerek koyduk. Bu dörtlük: Bakışları
başka zülüfler sökük Büyülü
saçları omuza dökük Çözüldü
çok kokar kırlarda kekik Rüzgârında
dalgalanır coşarım "Sıla
Gözleri" adındaki kitabımın ismi de
yine kitapta bir şiirle ilgili. Hacer
Demirkan isimli bir bayana yazmıştım. Kendisi şu anda Ankara'da doçent doktor. Onunla
görüştüm, gözleri çok güzeldi. Benden kendisi
için bir şiir yazmamı istemişti ben de yazdım. "Sıla Gözleri" ismini de
ona istinaden koydum. Şiirlerinizde
dikkatimizi çeken bir Sarı Çiçek ismi var, gençliğinizde âşık olduğunuz Sarı
Çiçek adlı bir kız olduğunu söylediniz.
Hikâyesini bize anlatır mısınız? Efendim bu Sarı Çiçek'in hikâyesini anlatsam
buna üç gün üç gece yetmez. Ama sizi kırmayayım, kısaca anlatayım. 1947'de bir
rüyâ gördüm ben. Kayseri'de “Hatıroğlu Câmii” var. Ot pazarının orda. Bir
gece rüyâmda bu camiye girdim. O zaman ortaokulu Kayseri'de okuyordum. Câmiye girdim.
Hoca dedi ki, "Oğlum geldin mi?" dedi. Ben de "Geldim, hoca efendi"
dedim.(O hocayı çok seviyordum. Bütün cumâları o hocanın arkasında kılıyordum.
Ama bu gördüğüm rüyâyı hocaya söylemediğime pişman oldum.) Sonra hoca bana: "Oğlum aha şu camekan var ya,
ha orda bir sarı su var. Ondan iç, bir de şişeden kokla" dedi. Ben de içtim. Ne
kadar içtiğimi bilmiyorum tabi. Şişeden de kokladım. Ondan sonra bende bir hâl oldu.
Zaten Konya'da Mevlâna'yı çok ziyaret ettim orda çok dualar ettim. Bizim köye Kâdiri
dervişleri gelirdi onlar ilahi söylerdi. Anam da yanık yanık Türkü söylerdi evde.
Tabi bunların bana çok etkisi oldu. Âşık Veysel'in de çok etkisi oldu. Şimdi bu
rüyâdan sonra ben âşık oldum amma ben ne kız gördüm, hani derler ya, her
aşığın bir sevgilisi vardır pîrânlar bade içirir kadehler sunar. Bana böyle bir
şey olmadı. Ama ben camide kokladım içtim. Fakat hoca bana demedi ki; "Sen falan
kıza âşıksın ya da bu aşk bâdesidir falan..." demedi. O günden sonra aradan biraz zaman geçti, tekrar bir
rüyâ gördüm. Bir meydanlıkta bir evin önünde değirmen suyu gibi bir su akıyor,
ben orada duruyormuşum. Yeşil kapılı bir evden bir kadın çıktı, elinde bir kundak
vardı. Kundakta da bir bir buçuk yaşlarında bir kız çocuğu vardı. çocuğu bana verdi. Dedim ya, bu kim
ola... Ne bana dediler ki "Bunun adı şu", ne dediler ki "Biz falan
yerdeyiz", ne de "Bu senin sevgilindir." Bir şey diyen olmadı. Fakat ben
dedim ki, "Yaa ben ne yapayım, bir buçuk yaşındaki çocuğu, Al!" dedim,
kadına geri verdim. O rüyâ öyle bitti. Fakat kadın hatırımda kaldı ama çocuk
iyice hatırımda kalmadı. Ama sonradan hatırladım. Daha sonra İzmir'e gittim. Lisede
okurken 51-52 yıllarında bir rüyâ daha
gördüm. Bu defa aynı yerde aynı kadın, kız biraz büyümüş ilkokul çağına
gelmiş, beş- altı yaşlarında. Kızı yine bana verdi. Kıza baktım, kadına da
baktım, tanıdım ikisini de. Fakat yine "Bu senin sevgilindir, âşık olacağın
kızdır, ben filanın hanımıyım benim
adım şu" diye bir şey söylemedi. Ben kızı gene
kabul etmedim, geri verdim. Uyandım bu defa ilk gördüğüm rüyâ aklıma
geldi. Hemen istiare uykusuna yattım, dua ettim. Bu böyle kapandı gitti. Sonra Sivas'a
geldim. Burada gar atölyesi var. Babam beni oraya işçi olarak verdi. İyi de
güreşiyordum o zaman. Orada bir sene çalıştım, bir hareket memurluğu imtihanı
açıldı. İmtihanı kazandım, beni memur olarak Elazığ'a verdiler. Hele o Elazığ
öyle dursun. Şimdi kızınan nasıl tanıştık ona gelelim. Hani ben âşığım ya,
sazınan çalıp çığırıyorum, şiirler yazıyorum. Şiirlerim çeşitli dergi ve
gazetelerde çıkıyor. Yani beş-altı yıllık şairim. O zaman beni, bu
tarikatçılarla "Bir evliya hocaya gidiyoruz" diyerek bir yere götürdüler, gittik. Sanki önceden biliyormuş gibi o
rüyâmda gördüğüm kapıya el ettiler. Kapıyı nûrani bir ihtiyar açtı. "Gel
oğlum Gazi, otur" dedi. Ama o ihtiyar beni ne tanır, ne bilir , ne de gördü, ne
de ben onu gördüm. İsmimi de söyleyince ben de bir şok tesiri yaptı. Oturdum zât-ı
muhterem konuştu. Ben de dinliyorum. Baktım ki benim geçmişimdeki bazı hâllerden
bahsediyor. "Şöyle şöyle olmuş, arkadaşlar şöyle şöyle buyurmuşlar"
diye. Tabii ben hayret ettim adamın
ferâsetine. Ondan sonra evine çaya gittik. Kızı geldi anası geldi. Kızı orada
gördüm işte gardaş. O zaman içimde bir şey cızzz etti. Hani bir şey saplanmış
gibi yüreğim cızıladı. Fakat bir şey söyleyemedim. O zat büyük bir evliya idi,
beni o yetiştirmişti. O günden 1980 senesine kadar birkaç evlilik geçirdim. Sonra
çaldım çığırdım. Altmış üçte kızı vereceklerdi bana, fakat annemgil araya
girerek kızı almadılar. Bir sürü düzenler düzdüler. Seksen senesinde kız, “Beni
rahatsız ediyor” diye şikayet etti. Ondan sonra 22 gün hapis yattım. Otuz altı bin
lira da para cezası vererek beraat ettim.
Ondan sonra da çarşıda pazarda görüyorum başka bir şey olmuyor. Zaten fazla bir
ilişkimizde olmadı. İşte benim aşkım böyle devam etti hâlâ da devam ediyor. "Sıla
Gözleri kitabınızda "Beyler İznimi Verin" adındaki şiirinizin de enteresan bir hikâyesi var. Bir de onu anlatır mısınız? Biliyorsunuz
ki biz âşıkların dili durmaz, her şeye şiir yazarız. İşte ben işletmeye de bir
şiir yazınca beni sürgün ettiler. Ondan sonra da kahrettim. 70'ten 77'ye kadar izin
kullanmadım. Bütün izinlerimi yaktım. 77'de ilk iznimi kullandım. Sıla
Gözleri adlı kitabınızın önsözünde sizin için "Kerem ile Aslı, Tâhir ile
Zühre gibi halk hikayelerini dinlemiş, pek çok hikâye ve roman okumuştur"
şeklinde bir ibare geçiyor. Bu hikâyeleri kimden dinlediniz, siz de halk hikâyesi
anlatıyor musunuz? Ben
şimdi halk hikâyesi olarak sadece duyduklarımı anlatabiliyorum. Şah İsmail, Kerem
ile Aslı, Tâhir ile Zühre gibi bazı hikâyeleri dinledim. Bunları tam olmasa da biraz
anlatabiliyorum. Bu hikâyeleri genellikle köy odalarında dinledim. Birçok kitap
okudum, özellikle tasavvuf kitapları okudum. Bunlardan bilhassa İmam-ı Rabbâni'nin
kitaplarını daha çok okudum, Polisiye romanları da çok okurum Sizce şiir nedir? Hımm!..
Şimdi sen derin bir konuya girdin. Şiir; insanların duygularını, kederlerini,
acılarını, zaferlerini, başından geçen olaylarını anlatan akıcı, üslûblu,
kâfiyeli olsun, kâfiyesiz olsun kısa ve öz sözcüklerden meydana gelmiş
yapıtlardır. Biliyorsunuz ki şiirin özel bir durumu var. Şiirler kısım kısımdır.
Halk şiirleri var, divan şiirleri var. Halk şiirlerinin öykülüleri, öyküsüzleri
var. Bildiğiniz gibi divan şiirleri aruzla yazılır. Şu anda aruzla şiir yazan var
mıdır, yok mudur, varsa da bilmiyorum. Bu aruzla şiir yazma geleneği Âkif’le Yahya
Kemal'le son bulmuştur; Ama halk şiirini yazan çoktur. Bildiğiniz gibi halk
şiirindeki divanlar da hecelidir. Bunu pek becererek yazmazlar.Belki tesadüfen ölçüye
gelenler oluyorsa da bilemiyorum. Şimdi
mesela saz çalan âşıklar vardır, saz çalmayan âşıklar vardır. İşte bu
âşıkların arasında saz çalanlar; saz çalmayanları hafif dışlamak isterler.
Diğer şairler de halk şairlerini dışlamışlardır. O zaman ki Halk Edebiyatımızın
şairleri mesela Seyranî, Emrah, Şenlik, Sümmâni, Ruhsati, Karacaoğlan, Dadaloğlu
gibi âşıklar biz de beceriyoruz diye yapmışlardır.
İşte halk şiirine divan bu şekilde girmiştir. Yoksa
Halk Edebiyatımızda divan pek kullanılmamıştır. Şiirin tanımını yaptık, ancak
"Şiir nasıl olmalıdır" diye sorarsanız, şiiri ben şöyle düşünüyorum,
"Yapmacık hareketlerden, laubâli konuşmalardan arınmış, öze dayalı ve ne
bileyim temiz bir Türkçe ile kendi dertlerinden ziyade karşısındakinin de dertlerine
değinen bir şiir olmalı; şair ise,
yalnızca kendi duygularının şairi değil cihana, evrene mâl olmuş olmalıdır. Benim
demek istediğim şu ki, şiirler yapmacık şeylerden ve riyâdan uzak, samimi, ihlaslı
olarak yazılan sözlerdir. Şiiri yazarken şairlerin en çok dikkat etmesi gereken şey
yapmadığını, yaşamadığını yazmamaktır. Peki âşık nedir? Âşık seven kişidir yaa! Bunu bilmeyen yok. Yalnız aşk nedir dersen, Hakk-ı muhabbettir, yani aşırı sevgidir. Âşık, muhatabını nefsinden fazla seven, onun boyasına boyanan onun gibi olan insandır. Günümüzde saz çalan şairler çokça vardır ama âşığı zor bulursunuz. Bunlar âşık değil saz şairleridir. Ben onların bazılarını da "laf ebesi" diye vasıflandırıyorum. Âşık kendisini sevgisine adamış, yani nefsini onun nefsine adamış kişidir. Âşıklığın
manevi getirisi ölçülemez bunu hepimiz biliyoruz, ama size maddi bir getirisi olmuş
mudur? Şimdi
efendim âşıkların hiç biri âşıklıktan doymuş değildir. Bu, taa eskiden beri
böyledir. Yani âşıkların elinden tutan yoktur. Yalnız âşıklar da kendilerini
bilmezler. Kendilerini ortaya bırakmışlardır; fakat haddini, hududunu bilen insanı
takdir ederim. Bildiğiniz gibi âşıklardan pek fazla devlet sanatçısı olan yoktur.
Sadece Şeref Taşlıova ile Çobanoğlu vardır. Zaten onlar da Namık Kemal Zeybek'in
hemşerileri olduğu için devlet sanatçısı olmuşlardır. Halk ozanlarından değil de daha çok ses
sanatçılarından vardır. Bunun dışında âşıkların şiir kitaplarına da pek
rağbet olmuyor. Halk onların şiirlerini okumuyor. Eskiden okunurdu. Çünkü radyo
yoktu, televizyon yoktu, plaklar yoktu, böyle ses sanatçıları yoktu. Pop müziği
yoktu, "top müziği" yoktu diyen hesabı... Herkes ne yapıyordu o zamanlar?
Bütün bunların yerine orta oyunları vardı, köy odalarında, kahvehânelerde halk
hikâyeleri anlatıldı, onları dinliyorlardı. Âşıklar sazları omuzlarında diyar
diyar geziyorlardı. Şimdi böyle gezen âşıklar da yok, çünkü gezmeye gerek yok
ki... Gerçi
biraz önce bir bakıma bu sorunun cevabını aldık ama sizce günümüzde halk şairine
ve şiirine gereken önem veriliyor mu? Bu konuda söyleyeceğiniz başka şeyler de var
mı? Şiir
olursa verilir; ama şimdi bakıyorum arkadaşlara birbirinin devamı gibidir. Biri
demiş, "Nadide çiçeğim, balın olayım"; öteki demiş, "Nadide
çiçeğim kulun olayım"; ben demişim, "Gönül kovanları ballandı
gitti"; o da demiş ki, "Gönül kovanları sallandı gitti" gibi taklitle
oluyor. Bunların da tabii ki değerleri olmuyor. Bazen bir bakıyorsun adam kırk-elli
yaşından sonra gelmiş, "Ben âşığım" diyor. Damdan düşen, aklını
kaybeden, geri zekâlılar da "Ben âşığım" diyor. Bu âşıklara kıymet
ondan olmuyor. Sonra kendi haddimizi de bilmiyoruz. Çıkıyoruz şurada burada çalıp
çığırıyoruz. Halk bunları gayrı sevmiyor. Velhasıl, âşık haddini hududunu
bilecek, yaşayacak, yaşamasını bilecek kısaca halka örnek olacak. Size göre halk şiirinde eğitimin yeri nedir; âşık, mutlaka mürekkep yalamış olmalı mıdır? Hımm!
Çok güzel bir soru sordun arkadaş! Şimdi şöyle, halk şiirinde eğitim şart. Mesela
şöyle diyelim. Dut ağacı; bundan saz yapılıyor, oyuluyor, bir usta elinden geçiyor
veya ceviz ağacından güzel mobilya yapıyorlar. O da usta elinden geçiyor. Bunun gibi
âşığın mutlaka bir hocası olması, bir eğitimden geçmesi, şiir bilgisi, olması
şart. Yani tahsili belirli bir tahsili belirli bir eğitimi olmayan âşığın şiiri
her ne kadar olursa olsun mânâdan yoksun oluyor. Bence eğitimden geçmesi şart. Misafirperverliğiniz
ve hoş sohbetiniz için "KOZA" adına çok teşekkür ederiz. Ben teşekkür
ederim.
BEYLER İZİNİMİ VERİN Sene
bin dokuz yüz yetmiş, Beyler
izinimi verin. KUL,
sıraya hürmet etmiş, Beyler
izinimi verin. Dağ
başında hep yaşantım, Ciğer
kebap edip yandım, Çalışmaktan
çok usandım, Beyler
izinimi verin. Dertli
olan derdin döker, Haksızlık
boynumu büker, Yorulursam
dönmez teker, Beyler
izinimi verin. Müracaatım
Hanlı'da, İnsaf
olur her canlıda, Vekilse
boş İhsanlı'da, Beyler
izinimi verin. Dört
müfettiş geçti başa, Kalmadılar
buna şaşa, Kanûnî
hak gitmez boşa, Beyler
izinimi verin. Dilekçeler
verdim size, Kulak
verin siz bu söze, Yoksa
giderim Akyüz'e Beyler
izinimi verin. Bana
şanlı Topulyurdu, Mahrumiyet
belin kırdı, Mağdur
etmen Gâzi Kurt'u, Beyler
izinimi verin. Kul Gâzi
|