|
|
|
sofist |
||
YOLCULUK HİKAYELERİ III Yol
kenarında, onuncu adım, solda mısır satan Mustafa Yanar. Ateşte közleme veya
haşlama...Fiyatı beş yüz akçe. Sırf romantizm olsun diye. Hatırla daha geçen gün
kız arkadaşınla birer tane alıp yemiştiniz. Hani ilk defa ona duygularını rahatça
anlatabildiğin akşam... Ne demiştin, "seni seviyorum muydu?" Yok canım sen
bu cümleyi kimseye kullanmadın bu güne kadar. Sadece bir hoşlanmaydı. Sıradan bir
insanın sıradan bir insanla zamanın sıradanlığını paylaşmak istemesi ve bu
isteğin bir mısır alarak yaşanmasının belli bir zaman dilimindeki karşılığının
kelimeler üzerindeki aksülamelinden başka bir şey değildi. Yürümeye devam edersin. Biraz ilerde çeşit
çeşit hayatların sıkıştırıldığı illegal kitapçılar. Merak etmişsindir
"Acaba birgün birisi çıkıp da senin hayatını yazacak mıydı ?" Sorarsın
öylesine: "Tehlikeli Oyunlar var mı ?" Cevabın hayır olduğunu, bu kitabın
hiç basılmadığını, basılmasının da zor olduğunu, böyle bir tehlikeyi kimsenin
göze alamayacağını bilirsin. Daha önce de sormuşsundur çünkü aynı soruyu.
Amacın entelektüel bir bakışın aşağılayıcı ifadesiyle ezmektir kitapçıyı... Bir yol ayrımındasın. Ya karşıya geçerek hayata devam diyeceksin ya da geri dönüp vazgeçeceksin. Elde, avuçta ve cepte olanları yoklayıp kaybedecek sadece üç koyunun olduğunu görerek sağına soluna ve insanlara bakışlarınla ateş ettikten sonra karşıya ya iki koyun götürüp geride bıraktığın tek koyunun kurtlara yem olmasına izin verirsin ya da geride iki koyunu burakıp tek koyunu soluna kurdu da sağına alarak devam edersin. On adım sonra derenin karşı tarafındasın. Biraz
ilerde dev boyut ekranda izlersin kendini sola dönerek. Yalnız sol tarafta vardır
kendini olduğundan daha büyük gösterebilen bir ayna.
Ne büyük ahmaklık..."Ayna ayna! Söyle bana, benden daha büyük birisi var mı bu
dünyada." Saçmalığın bununla da kalmaz, senden daha büyük birisinin olduğunu
görünce hiç vakit kaybetmeden zehirli elmayı alarak cüceler kentine koşarsın. Ve o
kadar büyük görünür ki cüceler kentinin en cücesi sana, korkudan hıçkıra
hıçkıra kaçarsın oradan. Geri dönüp “Hey! Yalancı seni, kandıramazsın beni,
ben bu kadar büyük değilim" dersin ya da burnunun ivmesini gökyüzüne doğru on
beş derece daha yükseltip zehirli elmayı yersin. Eğer
on beş derece burnunu yukarı kaldırmayı tercih edersen, senin için yüz doksan
beşinci adım son olur. Binaltıyüzyetmişüç adıma ulaşamazsın. Ayağın yerdeki
küçük bir taş parçasına takılır ve o küçücük ayrıntı, kendisini dev sanan
koca budalayı devirir ve serer eski bir kilim gibi yere. Kimse acımaz sana,
yoldaşların bile. Basıp geçerler üzerinden. "Bu yolda düşmek yok" derler.
Az ilerde kendilerini bekleyen taş parçasının gerçekliğini alt perspektiften
görünceye kadar. Senin de kaderin diğer devler gibi hüsranla kazalaşır. [Sen
yolcu! Yüz doksan beşinci adımda ayağı taşa takılıp düşenler arasında isen bu
hikayeyi okumaktan vazgeçebilirsin. Bundan sonraki hayat seni ilgilendirmiyor.] Yavaş
yavaş yürümeye devam edersin caddede. Karşından gelen mutlu çiftlere imrenerek
bakarsın. Mutluluklarını okursun alınlarından. Kendini çiftlerden birinin yerinde
hayal edersin. O gün ilk defa karşılaşıp arkadaş olduğunuz günün
yıldönümüdür. Önce yemeğe gidersiniz. Sonra sinemaya... Filmin duygusallığının
sessizliğinde onu sevdiğini ve evlenmek istediğini söylersin. Filmin perdeleri bir
başka dünya için aralanır o andan itibaren. Kahramanlarının sadece ikiniz olduğu
bir film. O da sana yine duygusal bir anın cam kırılması ile bozulan sessizliğinde
"evet evet" der. Sevinçten öyle bir çığlık atarsın ki az sonra kendinizi
dışarıda bulursunuz. Yürümeye başlarsınız kaldırımda. Kaldırım taşlarının
her karesine yerleştirdiğiniz mutlulukları ve gelecek için yaptığınız planları
yolda bulduğun bir kağıt parçasının üzerinde yazılan satırlarla kaybedersin bir
anda. "Karşıdan gelen mutlu çiftlere imrenerek bakarsın. Mutluluklarını anlarsın. Yok eğer ideallerini unutup
birinci adımda bıraktığın duygularına dönersen senin için de hayat yedi yüz
altmış altıda biter. Tekrar başa dönersin. [Hâlâ yaşayanlar, devam ediyorum.] Bu
arbedeyi de atlattıktan sonra hastalanırsın. Ruhun sıkılır. Göğsünde acılar
hissedersin. Kaburgaların yüreğine saplanır. Çâreler ararsın, dertlerine bir
ortak... Solda bininci adımda hastaneye gidersen mücadele etme gücünü antibiyotiklere
bırakırsın ve karşına çıkacak engellerde ilaçlarını almayı unuttuğun için
yaşamını kusarsın reçeteye. Sıradanlaşır ve ameliyat sırasına girersin. Senin de
sonun kuyruklarda hayatlarını kaybeden acizler gibi olur. Kaburgalarının
yüreğine saplandığı ve kendine bir dayanak aradığın ana tekrar dönelim. Sedye ile
hastaneye gitmek yerine bin yüzüncü adımda kafanı çeşmenin altına sokarak kendine
gelirsin. Rahatlarsın. Tekrar hırslanır, devam edersin yürümeye. Bu adımdan sonra
hayatlarını satan insanlar görürsün vitrinlerde. Et kokuları gelir burnuna.
Ameliyathaneden narkoz yiyerek bir daha çıkamamış olan arkadaşlarının
kadavralarının ilaç kokan nefesini solursun. Elini
cebine atarsın. Sigara paketindeki son sigarayı, kibrit kutusundaki son çöple son kez
içecekmiş gibi yavaşça yakarsın. Kafanı kaldırıp baktığında son yüz adımda
olduğunu görürsün. Son yüz adım... Hızlanmaya başlarsın. Son yetmiş adıma
geldiğinde geçmen gereken son dereyi de geçersin. Geride bütün her şeyini
bırakırsın. İki sıra halinde uzanan ağaçların sonunda, kollarını açmış seni
bekleyen bir karartı görürsün. Binaltıyüzyetmişüçüncü adıma gelince
çırılçıplak bir ruhun elbiseye bürünmüş utangaçlığı ve başarmanın verdiği
gurur ile son adım olduğunu anlarsın hayatının. Orada kalın gövdeli bir ağaç
vardır. Ona sarılır ve ağlarsın. [Binaltıyüzyetmişüç adımda "yalnız"- sen- olacaksın..]
|